ASLAN EDMOND
  YAZAR: MAUREEN SMİTH
  KİTAP: SENİNİM
  PUAN :  8/10







Öncelikle yazıma başlamadan şunu belirtmeliyim;bu güne kadar sıkılmadan okuduğum kitapların içerisinde yer alabilen nadir kitaplardandı.Okurken çok zevk aldım diyebilirim. Başından sonuna dek severek ve hiç sıkılmadan zamanın nasıl akıp gittiğini bilmeden okudum. Kitap içinde seks anlamında çok şey paylaşılmış olsa da bence yerinde ve çok doğal yazılmış, insanı  hiç rahatsız etmeden romantizm tadındaydı hepsi.
 


   Öte yandan kitap Kadın-Erkek ilişkisini güzel anlatmış ,çiftlerin birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğini ,nasıl konuşulması gerektiğini, kadın erkek ilişkileri açısından alabileceğiniz küçük dersler anekdotlar bulabilirsiniz.Önümüze sınırlar ve engeller koymadan Aşk'ı doya doya nasıl özgürce yaşamamız gerektiğini çok iyi anlatmış.Görmek , hissetmek ve yaşamak.Kitabı okurken kendimi bir aşk filmi izliyormuş gibi hissettim,kitabın sonunda kitap okumuş hissi kadar bir Aşk filmi izlemiş hissine de sahiptim. . .
ASLAN EDMOND
Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Okay Bey.Gerçekten çok başarılısınız,kitaplarınızı okurken tarihin dönemlerinde kendimi seyir halinde hissederek okuyorum,bu tarihi kitaplarda yakalanması zor bir his ve siz bunu çok iyi başarıyorsunuz.Şimdi sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;



-Takip ettiğiniz yazarlar ,okuduğunuz kitaplar var mı ,varsa bunları öğrenebilir miyiz? 

İlginiz için çok teşekkürler. Herhalde hayatta olan yazarları sordunuz, Stephen King ve Dean Koontz'u çocukluktan beri takip ederim. Milan Kundera, Chuck Palahniuk ve yakın zamanda vefat eden Trevanian da bu isimlerdedir şu anda yurt dışından aklıma gelen bu isimler.Yurt içinden ise Orhan Pamuk, Mario Levi, Hasan Ali Toptaş ve Yaşar Kemal'i aralıksız takip ederim.

-Size göre Okay Bey,Osmanlı Hanedanlığının En Başarısız Padişahı kim olmuştur ? 

Başarısız dememek daha doğru olur, böylesine ağır ve zorlu görevlerde ve kimi dönemlerde etrafınızdaki ekip sizin kim olduğunuzdan daha önemlidir.Ancak II. Selim'in ordu kumandanlığını Serdarlara devretmesi ve Osmanlı Padişahlarının mareşallik geleneğini reddetmesi bence en büyük yanlış ve ihanettir.



-Osmanlı tarih boyunca pek çok savaşlara katılmış bir hükümdarlık,peki yaptığı bu savaşlar içerisinden hangisi 'kaybetme ihtimali yüksekken kazandığı' bir savaş diyebiliriz?

Bunu pek çok savaş için söyleyebiliyoruz zira Selçuklular da ardılları olan Osmanlılar da hemen her zaman kendilerinden üstün güçlerle mücadele etmek zorunda kaldılar zira yerleşmek zorunda oldukları toprağın ve milletlerin yabancısıydılar.Ancak istimalet politikası ile evrensel bir adalet ve burası çok önemli 'uzlaşma' zemini yakalamaya muvafık oldular.Ancak sorunuza cevaben bir savaş ismi verecek olursak 1444 Varna savaşı, Murad-ı Sani Han'ın kaybetme ihtimali çok büyükken kaderin bir cilvesiyle kazandığı önemli bir muharebedir.Eğer aksi olsaydı balkanlardaki varlığımız yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.



-Çok farklı bir soru sormak istiyorum size,malumunuz şu sıralar özel bir televizyon kanalında devam etmekten olan 'Sultan Süleyman dönemini' anlatan bir dizi var.Bu dizi kimi kesimlerinden çok iyi övgüler alırken,kimi kesimlerden de çok ciddi eleştirilir alıyor.Siz bir tarihçi olarak yapılan bu projeyi nasıl değerlendiriyorsunuz ?  

 Ben tarihçi değil edebiyatçıyım lakin pek çok yerde söylediğim gibi, bu türden yapımların yurt dışına yüksek fiyatlarla satılabilmesi, oryantalist bir bakış açısını, bu da pek mühim karakterlerin karükatirize edilmesine yol açıyor.Bu sakıncalı ve yapımcıların sırtına ağır veballer yükleyen tehlikeli bir durum.Tarihimiz bir yağma malzemesi değildir.

-Ve son sorum Okay Bey..Sizin kadar başarılı bir Edebiyatçı olmak için,sizin ile aynı yolda yürüyenler nelere dikkat etmelidirler ?

 İyi bir tarih okuru olduğumu söyleyebilirim.Elimin altında bir dua kitabı sakladığım Halil İnalcık kitapları bunda baş rolü oynar.Ancak tarihi sevmeden bu yolda yürümek imkansız.Bu manada edebiyat eserlerine büyük rol düştüğü inancındayım.Kuru ansiklopedik metinler öğretmez ezberletir, ezber de yok olup gitmeye mahkumdur.





-Röportaj için çok ama çok teşekkür ederim,Okay Bey gerçekten çok memnun oldum.Sizin gibi bi yazarı tanıdığıma hemde kitaplarınızı okuduğuma birkez daha memnun oldum.Görüşmek üzere,Allah'a emanet..

Eyvallah Yasincim çok sağol..

 
 


ASLAN EDMOND

Merhaba,Sevgilim ile birlikte birbirinden güzel kitap kapak tasarımlarının içerisinden seçtik,hazırladık bu listeyi.Ülkemizde her geçen gün kitap kapakları değişiyor,gelişiyor.Bu listeyi hazırlarken pek çok kitap kapağını da eklemeyi istedik,fakat ilk başta 5 adet ben, 5 adet Kız arkadaşımın seçmesine karar verdiğimiz için sayıyı sınırladık.

(Liste 1'den 10'a şeklinde DEĞİLDİR,karışıktır.)


-Ephesus Yayınları Osman Aysu -Çıkış yok






-Arkadya Yayınları Kımberley Freeman-Kır Çiçeği Tepesi
-İthaki Yayınları Greg Bear/Neal Stephenson/Mark Teppo/E.D Birmingham/Erik Bear/Cooper Moo/J.Brassey   -Mongoliad

-Akis Kitap Yayınları   Aşkım Kapışmak - Kadınlar Sağdan Erkekler Soldan

-Martı Yayınları Jean Kwon - Kelimelerin Derin Sessizliği

-Destek Yayınları  Ahmet Batman - Sabah Uykum






-Timaş Yayınları Nazan Bekiroğlu -Lâ: Sonsuzluk Hecesi





-Pegasus Yayınları Hilary Boyd-Perşembeleri Parkta



 -Everest Yayınları  Ahmet Ümit - İstanbul Hatırası





-Kapı Yayınları  İskender Pala - Efsane & Bir Barbaros Romanı






ASLAN EDMOND
YAZAR :SİMGE BAŞTAK
KİTAP  :UZAKTA KALANLAR
PUAN  : 8/10
  


  İnsanları güldürmek,eğlendirmek kolaydır.Absürd şakalar,argo kelimeler-haller insanları güldürmeye yetebilir.Güldürmek için pek çok öğe-araç kullanabilirsiniz.Fakat insanları duygulandırmak zordur.Aşk'ı hissettirmek ve bunu bir kitapta bir başkasına değil,Aşk'a duyulan Aşk'ı hissettirmek ise büyük yetenek gerektirir.


  Yazar Simge Baştak,bunu kitabında başarmış.Kitapta hislerle kişilere duyulan aşk değil,Aşk'a duyulan Aşk, çok ince bir çizgi dahilinde başarı ile kitaba yansıtılmış,hissettirilmiş.Diyorum ya,güldürmek eğlendirmek kolaydır.Ama hüzünlendirmek,okuyucuyu duygulandırmak ve bunu görsel medya ile değil bir kitap ile fonsuz-müziksiz duygulandırmak gerçekten o duyguyu hissetmeyi gerektirir.Aşk,kişilere duyulandan çok Aşk'ın saf kendi haline duyulduğunda Aşk olur.Siz zaten bunu hissettiğinizde Aşk size  Aşk'ınızı gönderir-karşınıza çıkartır.

  Zoru başaran yazarlardan Simge Baştak,Aksiyon-Macera-Gerilim vs vs bunları klişeler ile okuyucuya rahatlıkla hissettirebilir ve yaşatabilirsiniz.Ama Aşk zordur,zoru da anca zoru sevenler başarır,bu yüzden bu kitap okunmalı,bu kitap merak edilmeli,elinize aldığınız andan bittiği an'a dek hissederek okuyacağınız bir kitap..
ASLAN EDMOND
YAZAR :TUBA ARIK
KİTAP  :GECE YARISI ÖYKÜLERİ
PUAN  : 8/10
 



Öykü nedir?Roman'ın kısa yazılmış olanı mıdır hikayeler ? Sait Faik'in mi hikayeleridir esas olan yoksa Ömer Seyfettin'in mi ? Yoksa kalıpların dışına çıkabilenin mi ? 


  Her öykü türü farklıdır ve bunun neticesinde de ortaya farklı türlerden doğan farklı kitaplar çıkar.Fakat bizim ülkemizde bu ayrım neredeyse hiç yok.İnsanlar öykü kitaplarını,roman kitabı edasında okuyorlar.Düşünün romantizm filmini savaş filmi gibi izlemek gibi abes bir durum,Romantik filmden çıkınca 'neden savaş sahnesi yoktu' der misiniz?Hiç zannetmiyorum,bu yüzden ülkemizde öykü-roman ayrımını yapamayanlar öykü kitaplarını direk 'olmamış' diye eleştirirler.Bunların eleştirileri yersizdir,değersizdir. 

  Yazarın bu kitabı da ülkemizin bu durumu içerisinde kaybolup gitmiş başarılı bir kitap.Ama ülkemizde öykü kitabı nedir bilinmediğinden,üstte belirttiğim gibi öykü kitabı roman kitabı gibi okunduğundan hak ettiği başarıyı yakalayamamış.Çünkü;zaten ayrımı yapanlar ve bilenler bu kitabı alıp okuduklarında 'öykü kitapları kategorisinde' değerlendirdiklerinde başarılı noktaları net bir şekilde göreceklerdir. Yazarın kitapta yaptığı çok fazla hata yok,başarılı bir dil,doğru kullanılan kelimeler ve kurgu.Yapılması gerekenler; bu kurguları daha derin işlemek,öyküleri biraz daha uzun tutmak ve anlatılanın daha uzun sayfalarda daha net anlatmak.Bunların dışında 'öykü kitabı' olarak değerlendirdiğimizde noksanı yok.Ama gene diyorum,Türkiye'de öykü kitabının sığınağı yok-okuru çok ama çok az.
  
  Gece Yarısı Öyküleri,Yazar Tuba Arık'ın ilk kitabı.Yazar hakkında detaylı bir bilgiye sahip değilim fakat neredeyse Türk edebiyatında yazılmış tüm öykü kitaplarını okuduğumdan ve incelediğimden rahatlıkla söyleyebiliyorum,gizemli kalmış bir kitap.Okuyanın keşfetmesi gerek,alıp okunmalı.
ASLAN EDMOND


Merhaba Selma Hanım,Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.Başarınızı tebrik ediyorum ve başarılarınızı katlayarak devam edeceğinize inanıyorum.Şimdi ise 7 sorudan oluşan röportajımdaki sorularıma geçiyorum sizin de müsaadenizle ;



-Kitabınızın ismini siz mi seçtiniz yoksa yayınevinizle birlikte mi karar verdiniz?


√Kitabımın ismi bana ait.Türk toplumunda kadınların yaşamları çok sorgulanır ve hatta yargılanır, bu geçmişten günümüze kadar ne yazık ki böyledir buna bir latife yada serzenişte bulunmak düşüncesiyle bunun böyle olmadığını vurgulamak hissiyle bu isme karar verdim.Kırkımdan Sonra Azmadım Kırkımdan Önce Yazmadım, dedim.



-İnsanlar sizi 'Yazar Selma Aydın' olarak tanıyorlar,fakat biz biliyoruz ki sizin yazarlık dışında da yaptığınız projeleriniz var.Resmi sunumlar,Korolar ve Bir televizyon kanalında yaptığınız programınız.Bize bu yönlerinizden biraz bahseder misiniz? Ve şu sıralar devam ettirdiğiniz farklı projeleriniz var mı ?


√Bir çok sunumda görev aldım konserler festivaller özel günler ve tabiki resmi sunumlar birde televizyon programım oldu bana eşlik eden bir partnerimle birlikte Zonguldak'ımızın simgesi Karaelmas diyarından Selma Aydın'la size özel sunumlarım  yoğun bir şekilde devam ediyor.





-Edebiyat dünyasında kendinize yakın hissettiğiniz kitaplar veya yazarlara kimleri örnek gösterebilirsiniz ?
√Etkilendiğim yazarlar var elbette,Dünya klasikleri ve yazarları tartışılmaz..









-Bir sözünüzde Mümin Sekman'ın kitaplarını okuduktan sonra yazmaya karar verdiğinizi belirtmişsiniz,buradan hitaben yazma sürecinizden bahseder misiniz bize,Yazmaya karar verdikten sonra ilk ne yaptınız,ne gibi araştırmalar da bulundunuz?


√Yazmaya karar vermem kitabımda bahsettiğim gibi sunumların başlamasıyla oldu Mümin Sekman'ın 'Her şey seninle başlar' adlı kitabı da cesaretimi tetikleyen ilk adım oldu yazarın bu konudan haberi var. Sunumlarda sunum yaptığım konularla ilgili şiirler ve yazılar yazarak başladım araştırma yada başka kitaplardan beslenme ne yazık ki ilk kitabımda olmadı olamadı. Öylesine uzak bir ihtimal olarak görüyordum ki kitap çıkartmak ve ben yani yazar olmak hayalleriminde ötesinde bir şeydi eğitim eksikliğimden utanıyordum adeta hakkım yokmuş gibi geliyordu işte bu yüzden Mümin Sekman'a müteşekkirim.



-İlk kitabınızdan sonra neleri fark ettiniz,kendinizde neleri daha iyi yapmaya yöneldiniz?


√İlk kitabım çıktıktan sonra bir çok eksiklikler gördüm.Bilmediğim bir kulvarda bilmediğim bir sektörün içinde buldum kendimi bana hiç kimse bunu böyle yapmalısın demedi .Ve hatta kimse dikkate almadı Derya Baykal'a konuk olduğumda söylediğim gibi ben kendi kendimin öğretmeni olarak başladım ve devam ediyorum bu gün itibariyle üç kitabım var ilk kitabım 'Kırkımdan Sonra Azmadım Kırkımdan Önce Yazmadım' genişletilmiş ikinci baskıya girdi ve 'Rutubet Böcekleri' kitabımda bir roman çalışmasıdır.İl halk kütüphanelerinde raflarda yerini almış okuyucuyla buluşmuştur buda bana bir adım öteye gidebildiğimi gösterdi gayretim ve isteğim üzerinde çalıştığım romanımın daha da ileriye giden bir iş olmasıdır çalışmalarım bu yönde devam ediyor.Bu güne kadar yazmaya çalıştığım kitaplarımda okuyup araştırma yaparak yazmadım,yanılmışım yapmalıymışım..49 yaşındayım yıllardır yaşadıklarımdan ve duyduklarımdan gözlemler yaparak yazdım araştırma yapmadım sadece biriktirdiklerim yeterli gibi geldi.Fakat en son üzerinde çalıştığım konu bilgiye dayalı ve donanım gerektiriyor işte bu çalışmamda çok araştırma yapıp bunu da başarmak istiyorum.Dolayısıyla konuyla ilgili kitaplar okuyorum.



-Kendi ilkeleriniz nelerdir,nelere çok dikkat edersiniz?


√Yaşamım boyunca ilkelerim oldu dürüstlük ve samimiyet olmazsa olmazlarım bu konudan dolayı çok kerelerde canım yandı elbette .Karşımdaki insanlarında samimi ve dürüst olduklarını düşünmek gibi hayal kırıklıklarım da çok oldu ama benim karvizitimde insan yazıyor.Yeryüzünde benim için bunun ötesinde bir servet yok.Bu yüzden kendimle gurur duyuyorum.

-Zonguldak'ta yazar olmak ve sonra Türkiye'ye adınızı duyurmak,bunu nasıl başardınız neler ile karşılaştınız?

Zonguldak'ta kadın yazar olmak;
Bu sıfatı yani yazar sıfatını henüz hak etmediğimi düşünmüştüm. Elbette okuma yazma bilen herkesin yazar olabilme hakkı vardı. Bunu kimsenin kimseye hak görme ya da görmeme gibi bir lüksü yoktu olamazdı da. Fakat benim bu sıfatı hak edebilmem için kendimi kendime ispat etmem gerekiyordu.
Her zaman olduğu gibi kendi kendimin öğretmeni olarak koyuldum yola, önceliklerimin, sorumluluklarımın, bana bıraktığı artık zamanlarda duygularımın mürekkep olduğu kalemi aldım elime ve gönlümden düşenler satırlara kondu. Ha gayret biraz da cesaret derken bende var olmak istiyorum bu yolda dedirtti bana. İşin bu kısmında ham olduğumun bilincindeyim emek veriyorum ve olması gerekeni yapıp çalışıyorum. Deneye yanıla öğrenmeye başladığımı görüyorum. Yavaş, fakat sağlam adımlarla yol almaya çalışıyorum. Buraya kadar ki kısımda benim kendi adıma sıkıntı yok, kitap çıkaran her kişinin isminin önüne yazar sıfatı konuyor zaten.
Yeni bir heyecan yeni bir yola giriyorsun, her geçen gün kendini kendin eleştiriyorsun. O yazıyı keşke öyle yazmasaydım! Şurası olmamış! Burası eksik kalmış gereksiz gördüğün satırlara kızıyorsun. ‘Şimdi yazsaydım keşke’ diyorsun bunlar hep oluyor olacak da böyle böyle öğrenmeye başlıyorsun.
Ama bunların yükünü ve sorumluluğunu taşımaktan, çok daha zor şeylerle boğuşuyorsun işte burada duruyor zaman.
Her zaman söylenir ya Ana er kil bir toplum da erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü şartlarda yaşıyoruz diye inanın bunun benim açımdan hiçbir sakıncası yok, kendi hemcinslerimden bazılarının bunun altını çiziyorum bazılarının art niyeti kompleksleri ve en açık ifadeyle kıskançlıkları çok daha vahim. Üretimin ne anlama geldiğini bilmeyen asalak kadıncıkların gazabından korusun yaradan. Boş beyinleri ile var olamadıkları ve asla var olamayacakları gözle görünür elle tutulur misali aşikar.
İşin kötüsü işte o boş beyinli kadıncıklar iğneyle kuyu kazıpta var olma savaşı verenlerin emeğine leke sürmek için çabalıyorlar kendilerine buldukları yandaşlarla da seviyesizlik ipini göğüslüyorlar.
Evet ben bir yazarım bu sıfatı yaptığım iş ile verdiler bana. Her zaman söylüyorum ben anneyim, ben eşim, ben evimin kadınıyım. Evet ben sunucuyum ,evet ben artık bir yazarım.
İster hoşunuza gitsin isterse gitmesin umurumda değil, tın yani.
Yaptığım hiçbir iş için kimseden izin ve emir almıyorum, ben yapıyorum ben ödüyorum bedelini ve şükrediyorum ki üç erkeğin olduğu evimizde bir kadın olarak yanı başımda duruyor eşim ve çocuklarım, onlar biliyorlar emeğimi ve azmimi.
Göz önünde bir kadınım yaptığım iş nedeniyle de zaman zaman övgülere mazhar kalıyorum
Yanı başımda ki gerçek dostlarıma şükranlarımla teşekkürlerimi bir kez daha iletiyorum. Hayranlıkla bana övgülerini söyleyenler de oluyor nasıl duruyorsan öyle görünüyorsun ama görmeyi bilenlere. Bütün mesele burada. O boş beyinli kıskanç kadıncıklar kafalarındaki senaryolar ile yola çıktıkları için, kurgularla yol alıyorlar ve duvara tosluyorlar. Ben azimli ve çalışkan bir insanım bu sıfatı annemin ak sütü gibi hak ediyorum . Boş beyinli kadıncıklar erken kalkan yol alıyor ve çok çalışan siz hala poponuzu başkalarına kaldırtıyorsunuz.
Zor işmiş Zonguldak ta yazar olmak! Ama imkansız değilmiş, bunun birde Türkiye'si var, Dünya'sı var, biliyorum zor ama imkansız değil !!
 

-Ve son sorum Selma Hanım,Başarılı bir yazar olarak baktığınızda kendinize,bundan yakın zaman içerisinde kendinizi edebiyat dünyası içerisinde nerede tanımlayabilirsiniz ?


√Kendimi edebiyat dünyasında nerede görüyorum.Ben haddimi bilen bir yapıya sahibimdir ilk kitabımda söz ettiğim gibi bir kum tanesiyim yürüdüğüm yolda biraz daha büyüyebilmek için çabam koca bir derya olan bu dünyanın içinde var olabildiğim için çok mutluyum ve artık buna hakkım olduğunu düşünüyorum.Birde başarılı bir yazarım diyemem,öğreniyorum daha,ayrıca bunun takdiri her zaman okuyucuya ait olsun.

Yaptığım işe inanıp değer verip zaman ayıran bir karşı cins var yanımda destek olmayan bir çok hemcinsime rağmen sonsuz teşekkürler Yasin..
ASLAN EDMOND




Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Nesrin Hanım.Sizin Geleceğin Türkiye tarihçileri içerisinde marjinal yerinizde olacağınıza yürekten inanıyorum,başarılarınızın aralıksız ve durmaksızın devamını dilerim.Sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;




-Kendinizi düşünce ve yönetim tarzı olarak baktığımızda en çok hangi Osmanlı Padişahına yakın hissediyorsunuz ?

Öncelikle Röportaj teklifin ve güzel sözlerin için teşekkür ederim,ancak benimkisi doğruları arayıp bulmak ve yazarken tarafsiz kalmaya çalışmaktan başka bir şey değil.Gelecekte ne olurum bilmem ama şunu biliyorum ki günümüzün  yetişen tarihçileri cidden çok çalışkan,arastırma ruhuna sahip hepsi tarihi bilimsel seviyeye taşıma çabasında arkadaşlar,bu yüzden inanıyorum ki yeni nesil tarihcilerimiz önemli isimle olacaklar ve Türkiye bu açıdan çok şanslı benimki de onların yanında mütevazi bir çaba,sorunun cevabına gelecek olursak ;
Aslında öyle çok padişah var ki, düşüncesine ortak olduğum, azmine, zekasına hayran kaldığım saymakla anlatmakla bitirebilir miyim bilmiyorum. Ya da içlerinden yalnız birini alıp işte O diyebilir miyim Yaptığı reformlar yüzünden tahtan indirilip daha sonra katledilen III. Selim’i mi, getirdiği bir sürü yenilik dolayısıyla halkı tarafından “Gavur Padişahı” olarak anılan, İstanbul’da ilköğretimi ilk kez zorunlu hale getirip Avrupa’ya öğrenci yollayan, meşrutiyet ve cumhuriyetçi kadroları oluşturacak olan Mekteb-i Harbiye’yi, Tıbbiye’yi açan ve daha bir çok şeyin önderi olan II. Mahmut’u mu, Tanzimat ve sonrası dönemin yenilikçi padişahları mı yoksa Sayın İlber Ortaylı’nın da dediği gibi “o dünyanın-yani tüm dünyanın” son universal imparatoru olan II. Abdülhamit’i mi söylemeliyim bilemiyorum. Ama bu yazdıklarıma bakınca fark ettiğim nokta yenilikçileri sevdiğim kısmı oldu. Ama sanırım bende en çok ön plana çıkan isimler sanırım Sultan II. Mahmut ve kendini imparatorluğun her tarafında hissettirebilmesi açısından ve hatta dış sorunlar bab-ı aliye yansımadan bireysel girişimleri ile çözüp akan kanı durdurması açısından II. Abdülhamit diyebilirim. Hatta daha ileri gidip Sayın İlber Ortaylı’nın da dediği gibi “Sultan II. Abdülhamit , I. Abdülhamit dönemi yaşamış olsaydı Osmanlı’nın şark dünyasındaki kaderi değişmiş olurdu” . Ama dikkat ediniz Osmanlı yıkılmış olmazdı demiyorum, Osmanlı'nın şark dünyasındaki kaderi değişmiş olurdu diyorum. Ben hep Yakınçağ padişahlarından bahsettim ama tabi önümüzde “halkı tarafından en çok nefretle anılan” çok katı politikalar getirmiş olup ama aynı zamanda merkezi bir Osmanlı Devleti yaratmış olan Fatih Sultan Mehmet örneği var. Yönetimsel bazda bu isimleri incelediğimizde, hepsi kendi dönemi için doğru olan sistemi uygulamaya çalışmıştır. Unutmamak lazım ki bugün gelinen cumhuriyet sistemi bir silsilenin devamıdır. Ayrıca dönemin de gerekliliğidir. Belki bunu her sorunun içinde söyledim ve sürekli kendimi tekrar ediyor gibi görünüyorum ama, dönemin şartlarını iyi bilmek, resmi iyi okuyabilmek gerekir, bugün bilgisayarımızın başından, (dünyanın bir ucundaki haberleri anında öğrenebildiğimiz noktadan) dönüp de tabiî ki de cumhuriyet en doğrusudur Osmanlı da bunu yapmalıydı demek, ancak cahillik göstergesi olur. Ayrıca hatırlatmak isterim ki ilk Meşrutiyet zamanı mecliste 46 gayr-i Müslim, 69 Müslüman vardı. Bu hali ile Osmanlı Meclisi dünyayı şok eder nitelikteydi. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde böyle bir meclis sözkonusu değildi. Evet Avusturya-Macaristan Meclisinde Çek, Hırvat, Sloven, Slovak, Polonez ve Ruten vardı ama bu unsurların sayısı çok çok azdı. Yine 1905 Rusya’sın’da Duma’da farklı unsurlar vardı ama onlar da yok denecek kadar azdı. Gerçi bu meclis çok uzun ömürlü olmasa da sonuçta böyle bir meclis var olmuş ve bu yönü ile tarihe geçmiştir. Zaman, kendi kurallarını ve kurumlarını yaratır, yani her idare sistemi kendi döneminin koşullarında geçerlidir, ve geçerli olacaktır. Aksinin yaşamasına zaten halk izin vermez. Bir yerde isyanlar patlar, düzen bozulur. 



-Şimdiye dek okuduğunuz tarihi roman yazarları içerisinde en ön plana çıkan hangi yazardı ? 

Öncelikle Ayşe Kulin, her kitabı harika, sizi alıyor ve tarihi sürecin içine öyle bir sürüklüyor ki, o süreçten ayrılmak istemiyorsun zaten bu yüzden, kitabın ne zaman bittiğini de anlamıyorsun ama O’nun dışında yine en az O’nun kadar başarılı başka yazarlar da var. Amin Maaloof, Corci Zeydan, William Stearns Davis, Régine Deforges, Harold Lamb, ki zaten bu isimlerden bazıları aslen tarihçi edebiyat alanında da bir o kadar başarılı isimlerdir.



-Osmanlı tarihinin size göre yüzyıllar boyunca yapmış olduğu en büyük hata nedir ? 


2 hafta önce dersteyken aynı soruyu arkadaşlarımdan biri hocama sordu, hocam hiç tereddütsüz “batıda ve doğuda toprak kazanma sevdası ve tabi yüzlerce yıl bunları elde tutma sevdasıydı dedi ve ekledi, savaşa para dökmekten devletin iç unsurları arka plana itildi, bilimsel ve teknik olarak geri kalındı. Avrupa ya da Amerika ciddi şekilde ilerleme kaydederken Osmanlı hala toprakları ile uğraşıyordu” Bir bakımıyıla hocamızın söylediği şey %100 doğru ancak diğer yandan Osmanlı bir imparatorluktu, o toprakların sahibiydi. Avrupa her savaş açtığında, Osmanlı toprağından bir parça ele geçirdiğinde “buyurun sizin olsun, biz içerideki dinamiklere bakalım” demek, tarih seyrinin bu şekilde ilerleyip yüzlerce yıl sonra bilim ve teknikte Türkiye’yi çokça geçmiş bir Avrupa ve Amerika’nın var olacağını ve hatta Türkiye diye bir devletin var olacağını hayal edebilmek mümkün olmasa gerek. Aslen Osmanlı 15.yy’dan itibaren Avrupa’daki askeriye, tıp, fen, hukuk ve yönetimsel bazdaki gelişmeleri yakınen takip etmiş ancak, ilerlemekte olan diğer alanlardan bilhassa sosyal alanlardan bir şey almamaya çalışmıştı. Avrupa etkisini yurda sokmaktan korkarak halkı korunaklı ve ahlaklı tutabileceğine inanıyordu. Halbuki Süleyman Nazif’in de dediği gibi “gramafon içeri, müzik dışarı, halı dokuma tezgahı içeri halının üzerindeki motif dışarı” derseniz, bir şeyler eksik kalır üstelik de yanlış gider. Hemen aklıma gelen bir örneği vermek gerekirse, Kavalalı Ordusu ile Osmanlı ordusu, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı’ya isyan etmesi sebebiyle Nizip’te karşı karşıya gelir. İki ordu askeri güç olarak hemen hemen eşit durumdadır, ilk etapta aldığı konum dolayısıyla Osmanlı Devleti üstün görünmektedir. Bu sebeple ordudaki Prusyalı subay ertesi sabah derhal saldırmayı teklif eder ancak ordudaki ulema “yarın Cumadır mubarek gündür” diyerek karşı çıkar. Ertesi günün akşamı halen üstün konumda olduklarından dolayı Prusyalı subay yine derhal saldırmayı teklif eder, bu seferde aynı ulema “ani baskın padişahın adını lekeler” diyerek karşı çıkar. Osmanlı ordusu saldıracakları zamana karar vermeye çalışırken Kavalalı ordusu, Osmanlı ordusunun kanatlarından birini aşmayı başararak orduyu sarar, durumu fark eden Prusyalı subay, derhal hareket edip Birecik yönünden geri çekilinirse hasarsız kurtulabileceklerini ifade eder ancak bu seferde ordunun kumandanı Hafız Paşa “padişahın huzuruna geri çekilmiş bir halde varamam” deyince 2 taraf arasında savaş vuku bulur ve Kavalalı ordusu 4 saat içinde Osmanlı ordusunda büyük bir kıyım meydana getirir, üstelik bunla da yetinmeyip Osmanlının Çanakkale’deki donanmasını da alıp Mısır’a götür. Osmanlı, en kritik anlarından birinde donanmasız ve askersiz kalır. Yani diyeceğim o ki buradaki Prusyalı Avrupalıdır, savaş tekniğini bilir ama ordunun içindeki ulema ve asker kafası Osmanlıdır, Prusyalı gibi düşünmekten uzak olduğu için savaş kaybedilir ki bu oldukça basit ve bu işin yalnızca askeri kanadına bir göndermeydi. Saray içindeki rekabet, yolsuzluk, rüşvet, çürümüş sistem de olayın başka yönlerinden biridir. Devleti ileriye götürmek adına yapılan her adıma ket vuran saraylı sürüsü. Tıpkı "Devrim Arabaları" filminde engellemeye çalışan kesim gibi…filanca paşanın yönettiği savaş kazanılamasın ki filanca paşa işinden azledilsin yahut kellesi vurulsun diye rakibi filanca paşa tarafından savaşa giden askerin iaşesinin kestirilip İran’da ki askerin düşman karşısına çıkmadan açlıktan kırdırılması gibi…Tanzimat’ı uygulamaya çalışan kesime karşı ulema, ayan, sarraf kesiminin, çıkarları yok olacağı için buna karşı çıkıp, halkı da din elden gidiyor diye kışkırtması gibi…Çıkarlarına uygun bulmadıkları için devletin padişahlarını kendilerine oyuncak edip, hâl etmek için yabancılardan borç para alıp daha sonra o parayı ödemediklerinden dolayı Fransız Devleti’nin kalkıp alacağa karşılık olarak Middilli Adası’nı ele geçirmesi gibi… Devletin sadrazamının (Said Paşa) kendi emlak vergisi borcunu sildirmek için kanun çıkarıp, 6 ay sonra (yani borçları sıfırlandıktan sonra) kanunu geri getirmesi gibi, sarayda sırf insanları devlete bağlayabilmek adına onlara bol keseden para dağıtılırken devletin en sorunlu bölgesi olan Balkanlardaki asker, polis teşkilatına maaşlarının düzgün ödenmemesi, hiyerarşide liyakata dikkat edilmemesi gibi…Daha yazılacak öyle çok şey var ki, ayrıca burada hep padişahlardan ziyade saray eşrafını suçlar gibi göründüm ama Tahsin Paşa’nın da dediği gibi “henüz doğmuş erkek çocuğuna daha beşikteyken çavuşluk rütbesi isteyen falan nazır, bu rütbeyi veren Sultandan daha mı az kabahatlidir?” Yani Osmanlı dıştan gelen müdahaleden çok, içten gelen müdahaleden kaybetmiştir.





 -Ve size son sorum Nesrin Hanım,Sizce Mustafa Kemal Atatürk sadece bir iki yüz yıl öncesinde Osmanlı hanedan üyesi olarak dünyaya gelmiş olsaydı ve iktidarı ele geçirme başarısını gösterdiğini de varsayalım günümüz tarihi çok daha farklı şekillenmiş olabilir miydi ? 

Büyük ihtimalle bu sorudaki beklenti “evet, eğer O çok daha evvel yaşasaydı Osmanlı yıkılmazdı, tarih farklı bir seyir alırdı” şeklinde, ancak bunun cevabı o kadar basit değil. Çünkü olabilecekleri öngörebiliriz ama olmamışın üzerinden tahmin yapmak zor. Ama bazı dinamiklerin varlığı bizi belli neticelere sürükleyebilir. Çünkü kişiler kadar tarihi süreç ve olayların gidişatı da önemlidir. Bir de sorunun şu yönü var, “M. Kemal bir Osmanlı padişahı olsaydı” kısmı, eğer soru bunun yerine M. Kemal, İttihatçıların döneminde olsaydı. 2. Meşrutiyeti ilan ettiren Enver Paşa değil de M. Kemal olsaydı ne olurdu, cevabını vermek daha kolay çünkü M. Kemal de Enver Paşalar gibi aynı ortamda, aynı okullarda yetişmiş, aynı duygularla hareket etmiş, ve aynı tarafta var olmuştu. Yani sarayda hanedan üyesi olarak değil, askeriye de “ülkeyi yıkıma sürükleyenin padişah ve yönetim şekli” olduğuna inanarak yetişmişti. Yani o dönemin çoğu aydınında olduğu gibi O'nda da Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen yenilikleri yapma düşüncesi vardı. M. Kemal 1 yüzyıl öncesi bir padişah olarak doğmuş olsaydı ne olurdu, kısmını analiz etmeye çalışırsak, 1.si, yukarıda bahsettiğimiz askeri kanatta değil hanedan kanadında doğmuş olacaktı. Hanedanın verdiği eğitimi, geleneği alacaktı. İnsan kişiliğini oluşturan insanın yaşadığı ortam ve hayat olduğunu göz önünde bulundurursak. Eğer bir padişah olsaydı, tutup da bir cumhuriyet yönetimi kurmaya kalkışacağını düşünmüyorum, ama kişiliğindeki yenilikçi ruhun o zaman da var olacağını varsayar isek tabiî ki de bir padişah olarak devleti kalkındarmak için gerekli yenilikleri yapmaya çalışacaktı. Ve 19.yy padişahlarının karşılaştığı iç problemlerle karşılaşıp, bu problemleri yok etmeye çalışacak belki bu sefer tıpkı onlar gibi zaman zaman askeriyeye, zaman zaman zaman ulemaya zaman zaman âyanlara karşı mücadele edecekti. Ama kaçınılmaz bir gerçek var ki, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını engelleyemeyecekti. Osmanlının son padişahı da olsa, sondan 3. Padişahı da olsa bu mümkün değil, çünkü dönem farklı bir dönem, dünyada bir yangın çıkmış, hem de sizin topraklarınızda ve siz şimdi gelmiş bir adamın tek başına bu yangını söndürebileceğini düşünmek istiyorsunuz ki böyle bir şey yok, eğer bu bir insan gücü ile engellenebilseydi bu işi yapabilecek kişi Sultan II. Abdülhamit’ti. Çok güçlü, çok büyük bir isimdi. Ancak devletin parçalanmasına karşı koyamadı, tahttan indirilmeseydi de karşı koyamazdı sadece parçalanma zamanını geciktirirdi. Yani tarihi süreç, olaylar dünya dinamikleri bazen ve hatta çoğu zaman kişilerin önüne geçiyor, bu şahıs ne denli önemli bir isim olursa olsun hızla akan bir nehirde ters gidemezsiniz. bir son gelecekse gelecektir, bir dönüşüm yaşanacaksa yaşanacaktır. Ve Osmanlı Devleti de dünya ile birlikte o büyük değişime kapılmıştı, şimdi siz gelmiş bir adamın, tüm dünyanın kapıldığı önüne Osmanlıyı da kattığı bir yangını, değişimi durdurmasını bekliyorsunuz. Böyle bir şey mümkün değil.


Etiketler: 0 yorum | edit post
ASLAN EDMOND
Gül Ve Avcı Kitabının Yazarı Asude İle Yaptığımız Röportaj

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Asude Hanım.İlk kitabınız ile inanılmaz bir çıkış ve başarı elde ettiniz.Bu başarınızın her yeni kitabınızda artacak süreceğine yürekten inanıyorum.Şimdi sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;

-Kitap yazım sürecinizden bahseder misiniz biraz ? Nasıl gelişti 'Gül ve Avcı' kitabınız ?

Dönüp bakınca öncelikle nasıl yazdım diyorum. Oysa o “nasıl” kısmı hâlâ capcanlı belleğimde. İlk anda kitap yazmanın zorluğuna dair birkaç şey söylemek istedim ama sanırım bunu zaten herkes biliyor ya da tahmin edebiliyordur. İçimizden konuşmak, içimizden yaşamak, hissetmek içimizden… bunlar nispeten daha kolay ama iş yazıya dökmeye gelince bir panik baş gösterdi bende. Kafamın içinde kelimeler, karakterler, sahneler hatta finalden cümleler bile dönüp durdu ama bir düzen içinde hakkıyla yerine getirmeye çalışmanın sancısı bir müddet daha sürdü. Sonra, bana göre sihirli bir şekilde yazıya dönüştü ama, o metinler çok kez değişti. Öyle ki, bazen aynı satırı beş defa okudum. İşin gelişme süreci kitap bitene kadar devam etti. Gül ve Avcı elime ulaştığında, sanırım ilk o an “işte bitti” diyebildim.

-Kitabınıza ilham olan kitaplar ve yazarlar var mıydı ?

İlham olarak, hissettiklerime öncelik veriyorum ama “yaşam” başlı başına bir ilham kaynağı zaten. Okuduklarımızdan, gördüklerimizden, dokunmasak bile uzağından izlediklerimizden ilham alıyoruz. Sadece yazma alanında değil yaşamakta da ilham bence önemli bir yerde… Bana bu yazma alanında ilham olan kitaplar ise bir değil yüz değil. Okuduğum tüm kitapların; -akademik, bilimsel, otobiyografik kitaplar dahil- ilham olduğuna inanıyorum ama sanırım en büyük payeyi Klasiklere, dolayısıyla klasik edebiyatın büyük üstatlarına verebilirim.

-'Gül ve Avcı' kitabınızın film veya diziye uyarlanmasına bakış açınız ne yönde olurdu?

Bir gün böyle bir şey olur ve ben, film setinin bir köşesinde karakterimi canlı canlı izleyebilirsem sanırım o gün hayatımın en eşsiz günlerinden biri daha olur. Evelyn’in sevdiği adama sarılışını, ona olan o derin aşkını, dönem kıyafeti içindeki halini, Albert’i kollarında tuttuğunu görür, sonra Julian’ın, tasvir edişime uygun olarak Yüzyıllardan kalma o malikanenin kadim merdivenlerinden inerken duyulan adım seslerini bu fani kulaklarımla işitirsem gerçekten çok mutlu olurum. Hatta öyle ki, tüm filmin, tüm seansları boyunca patlamış mısırları da izleyicilere ben ısmarlarım.

-Yazarlığınız dışında bir soru sormak istiyorum size, Müzik ile aranız nasıl ? Ne tür müzikler dinlersiniz ?

Müzik ile aramızda seviyesiz bir ilişki var. Bu konuda tek bir türde duramadığım ve her türden bazı şarkıları severek dinlediğim için, müzik zevki olarak düz bir çizgiden bahsedemiyorum. Türlerden ziyade kişileri ve grupları seviyorum. Yeri geliyor yirmi yıl önceki arabesk bir şarkıyla, özgün müzikle hüzünleniyor, yeri geliyor heavy metal gruplarıyla kulağımı sağır edebiliyorum. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar dinlerim dediğim kişiler ve gruplar var: Feridun Düzağaç, Fikret Kızılok, Teoman, Hurts, The Cure ve artık olmayanlardan Queen, Michael Jackson, Ahmet Kaya… Tabii Kore ve Japon müziklerini özellikle film OST’lerini de ailecek severek dinlerim.

-İlk kitabınız basıldığında o an neler hissettiniz, neler düşündünüz?

Kalbimdeki çarpıntıyı hatırlıyorum. Böyle gümrah ırmaklar gibi coşkulu ve durmaksızın. İşin zor kısmını atlatınca kitaba dokunmak sahiden bir nefes gibi geliyor. Değiyor hani o ayların sancısına. Bir kitap beni sonsuz bir mutluluğa sürüklediyse birden fazlasının vereceği o his için bir sürü sıkıntı çekebilirmişim gibi geliyor. Klişe olacak ama ‘dünyaya bir eser bırakma’ fikri sahiden büyük bir sevinç kaynağı. Ben de ilk kitabımdan sonra bu fikrin mucidini sevgiyle yâd ettim. Bu his öylesine güzel ki, benden başka kimse okumasa ve orada öylece, tozlu raflarda kalsa bile emeğimin vücut bulması, bireysel ve toplumsal varoluşuma bir milat olarak yazıldı. Nice kitaplara inşallah.

-Birkaç gün sonra İstanbul Kitap fuarına katılacaksınız, heyecanlı mısınız okurlarınız ile buluşacağınız için ?

Heyecan, şu an yaşadığım hissiyatı anlatmak için yetersiz bir duygu olur. Beni okuyan insanlara okurdan önce arkadaş, dost gözüyle bakıyorum ve bu yüzden dostlarla buluşacak, yüz yüze gelecek olmanın heyecanı tarifsiz... Fırından yeni çıkmış, tazecik simit, demli bir çayı nasıl beklerse öyle hasretle, öyle şevkle bekliyorum.

-Kitabınızın kapak tasarımı tamamen size mi ait, yoksa yayıneviniz ile ortak çalışmanız mıydı?

 Kapak fotoğrafı benim tercihim oldu. Kitap çıkmaya yakın birkaç arkadaşla hummalı bir çalışmaya başlamış ve binlerce fotoğraf elemiştik. Kapak görselini bir dostum tavsiye etti ve görür görmez tabiri caizse vuruldum. Ancak o görseli mükemmel bir kapağa çeviren yayınevinin, dolayısıyla sevgili Duygu’nın muhteşem zevkidir. Toprak altındaki elmas nasıl ki işlendiğinde pırlanta oluyorsa bu fotoğraf da usta ellerde işlenince muhteşem bir kapak oldu.

-Kitap yazarı Asude'nin , yazarlık dışındaki yönlerinden biraz bahseder misiniz bize? Mesela neleri çok sever, neleri sevmez?

İnternette araştırma yapmayı çok seviyorum. Bir sayfa başka bir sayfayı, bir sekme yeni bir sekmeyi açarken kendimi bir anda 15. yüzyılda, ya da uzaydaki bir gizemi okurken buluyorum. Sözlüklerde ve sanal ansiklopedilerde gezinmek saatlerimi almaya gidecek kadar uzuyor bazen. İskandinav sinemasını, Uzakdoğu dizilerini, biyografik belgeselleri, çılgın insanları, komik çocukları, yaşlıları, karpuzu, dondurma kutusundaki sarmayı, dakika gönderen GSM şirketimi, o gemiyi bekleyen İsmail abiyi, önde oturduğum halde para uzatmamı istemeyen dolmuş müşterilerini, inatçı lekeleri çözen domestosu, kulağa güzel gelen müzikleri, tüm ailemi, itfaiye arabasını benden çok seven yeğenimi… sonra kitapları, ille de kitapları çok seviyorum. Sevmediklerimi saymayayım ama tek bir cümle kurabilirim bununla ilgili: “Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan zor” diyen Einstein’ın bu özlü sözünü çiğneyen insanları sevmiyorum. Ön yargılar kötüdür, yıkın gitsin diyerek bir de sosyal mesaj vereyim.


-Peki bundan sonra ne tür kitaplar yazmayı planlıyorsunuz. İlk kitabınız İngiliz tarihi romanıydı, bu alanda mı gideceksiniz?

Hayır. Bu türde, yani historical denilen türde okumayı ve yazmayı çok seviyorum ancak sonraki kitaplarım bizden karakterler, bizden yaşantılar içerecek. İlk kitabımın Gül ve Avcı olması kişisel, belki de duygusal bir tercihti. En başından beri karakterleri tasarlamış ve facebooktaki sayfamda online olarak yayınlamayı düşünmüştüm ancak sonra neden kitap olmasın dedim. Çünkü kurguyu kitap olmaya fazlasıyla layık bulmuştum. Güzel de oldu bence. Bu türde okumayı seven biri olarak okunacaklar arasına kendi yazdığım bir kitap da girmiş oldu Ancak ikinci kitabımdan itibaren yeni bir seriye başlıyorum. Sanırım buna Pabuç Serisi diyebiliriz. İlk kitabı Pabucumun Ajanı da yeni yılda çıkacak. Chick-lit türündeki bu kitap; ülkemizin tüm gelenek göreneklerini, bize has özelliklerimizi, yurdumuzun o uçsuz bucaksız işlenmeye değer kültürünü, sokakta gördüğümüz, belki de çok yakın arkadaşımız olacak kadar bizden, orta direk sınıfına dahil, çılgın bir kadın karakterin ağzından komik bir şekilde anlatmayı seçtiğim romantik bir komedi olacak. Sonrası ise yine bu türde gelecek diye umuyorum.

-Ve Son sorum Asude Hanım..Gül ve Avcı kitabınız çok tutuldu,çok beğenildi.Yeni kitaplarınız için bir baskı oluşturuyor mu başarı sizin üzerinizde ?

Teşekkür ederim öncelikle. Umarım Gül ve Avcı okuyanların zihninde güzel anılar bırakmıştır. Gelen bildirimler şahane ancak bu bende baskıya değil daha çok şevke yol açıyor. Motivasyon için beğenilmek kuvvetli bir dürtü. Gül ve Avcı bana bu imkanı verdi ve yeni kitaplarım için kollarımı sıvamam gerektiğini düşünüyorum. İlk yazdıklarımla, ilk kitabımı kıyaslayınca mevcut grafik çizgimden memnumum. Yazmak ise bu çizgiyi daha da yükseltecek benim açımdan. Yazdıkça hatalarım veya eksikliklerim daha da azalacak. Bu yüzden baskıdan ziyade bir motive oluyor bana Gül ve Avcı.