Röportajlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportajlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aslan
Demet Altınyeleklioğlu, ilk  romanı Moskof Cariye Hürrem ile büyük bir sükse yaratan,haftalarca çok satanlar listesinde yer alan ve daha sonra yayınlanan diğer romanlarıyla da bu çıkışını sürdüren kitapları yurt dışında çevrilen başarılı bir yazar.Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bu güzel röportaja geçmeden evvel ,röportaj teklifimizi kabul ettiği için kendisine buradan bir kez daha sonsuz teşekkürlerimizi sunarız...







-Demet Hanım kısa bir sürede peş peşe yayınlanan romanlarınız ile başarılı bir grafik yakaladınız. Bu başarıyı neye borçlusunuz?

√ Hayatıma ve kariyerime yeni bir yön verme isteğime. Cesur olmama. Pek çok şeyden fedakarlık ederek disiplinli çalışmaktan ödün vermeme azmine ve tabii okuyucularıma. Onlar olmadan hiçbir şey yapamazdım.  Gerçekten çok çalıştım.  Ve neticede, beş sene gibi kısa bir zamanda övünülecek bir çizgiye geldim sanırım. Dile kolay, beş senede dokuz kitap çıkarmışım. Henüz yayınlamadığım bir romanımı da sayarsak, bir yıla iki kitap düşüyor. Bu zaman zarfında, bir yandan da çok fazla sayıda eseri Türkçe’ye çevirdim tabii.



-Cem Sultan Bozkır Çiçeği son kitabınız. . . Bize biraz yazım sürecinden bahseder misiniz? Ne kadar sürede hazırlandı? Ne gibi süreçlerden geçti?

√ Cem Sultan’ın araştırması diğerlerine göre bir hayli uzun sürdü. Çünkü Cem’in yaşadığı dönem çok karmaşık bir tarih kesit ve geniş bir coğrafyada geçen bir öykü. Araştırmalarımı tamamladıktan sonra duygusal kurguya ve atmosfer betimlemesine geldi sıra. Tabii fizik denklemi gibi bulguları yerlerine yerleştirince biten bir süreç değil roman yazmak. Kahramanlarınıza ruh verirken yaşadığınız sancılar var. Yine de yazımı araştırmasından daha kısa sürdü diyebilirim. Üstelik araştırmayı iki koldan yapıyoruz. Bu konuda eşimin katkısı inkar edilemez.




-Okurlarınız sizi Türkiye’nin Philippa Gregory’si olarak nitelendiriyor ve Türkiye’de tarihi roman akımının başlatıcısı ve ilk sevdiren yazarsınız. Tarihi roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

√ Philippa Gregory’den esinlendiğimi her mecrada dile getiren benim. Benzetilmekten de rahatsız değilim elbette. Ama bu benzerlik tarihi kurgu yazmaktan ibaret bence. Üslup ve duygu bağlamında çok farklılıklar var. Aslında her ülkenin bir Philippa Gregory’si mutlaka vardır diye düşünüyorum.
Tarih bugünü değerlendirebilmek, sorgulayabilmek için çok önemli bir araç bence. Tarihle dost olmadan bugünü ileriye taşıyamayız. Benim tarihten çok toplumsal psikolojiyi anlamaya merakım vardı. Bir nevi sosyal antropoloji diyelim. Belki de tarihi bunun için bir araç olarak kullandım, okuyucuların tarihten günümüze projeksiyon yapmasını, ders çıkartmasını istedim.

-Kitapları yabancı dillere çevrilen bir yazar olarak, diğer Türk yazarlarımızın yurtdışına açılamamasının temel eksikliği sizce nedir?

√ Ne mutlu ki eskisinden çok daha fazla yazarımız artık yurt dışına açılabiliyor. Romanların evrensel değerlerle bezeli olması, belli bir okur kitlesine ulaşması önemli kriterler tabii. Ama bir de bu konuda yazar ajanslığı müessesesinin gerçek katkısına değinmek gerekiyor. İşte mesleğine vakıf, bu işi bilen, profesyonel ajanslar bu noktada devreye giriyor ve eserlerin dünyaya açılmasına yardımcı oluyor. Yazarların profesyonel ve kurumsallaşmış ajanslarla çalışmalarını öneririm.

 
-Cem Sultan,2.Bayezid’in kardeşi ve aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in oğlu… Osmanlı tarihinde hayatı en ilginç Şehzade belki de Cem Sultan. Sizin Cem Sultan’ı seçmenizdeki neden neydi peki?

√ Dedim ya, tarihi yeniden sorgulamak istiyorum ben. Tarih Cem Sultan’a hain demiş, biz de öylece bellemişiz. Öyle mi gerçekten? Biz karar verelim. Tarihin o noktasında bir durup düşünelim ve verdiğimiz karara göre yolumuza devam edelim. Tarihle de barışalım, Cem Sultan’la da. Böylece daha dik bir duruş sergileriz dünya üzerinde. Bunları düşünerek ilgi duydum Cem’e. Bir de bugüne kadar yazdığım kadın sultanların yetiştirdiği bir şehzadeyi incelemek istedim. Bu noktadan bakıldığında, Cem Sultan romanımda dönemin kadınları da bir hayli resmi geçit yapıyor.



 -Edebiyat dünyasında takip ve takdir ettiğiniz yazarlara-kitaplara kimleri-neleri örnek gösterebilirsiniz?

√ Ben gördüğüm tahsil gereği İngiliz Edebiyatı hayranıyımdır. Yaptığım çevirilerle de bu hayranlığım iyice pekişti. İngiliz yazarların çok bol kullandığı atmosfer tasvirleri beni inanılmaz biçimde etkiliyor.

-Kitaplarınızın kapak tasarımları Türkiye standartlarının gerçekten üzerinde. Kitabın kapak seçimi noktasında işi kapak tasarımcınıza mı bırakıyorsunuz yoksa sizinde etkileriniz var mı?

√ Benim fikir alış verişi düzeyinde katkım var. Ayrıca esin kaynağı olarak da katkı sağlıyorum demek ki. Onun dışında tasarım ve prodüksiyon tamamen genel yayın yönetmeninin sorumluluğunda gerçekleşiyor.


Kitabı Satın Almak İsterseniz: Cem Sultan
Aslan
Tuba Arık ,edebiyat yolculuğuna ikinci kitabı olan Paranoya ile devam eden bir yazar.Daha öncesinde yayınlanan bir öykü kitabı bulunmakta.Ve yazarlık hayatına başlamadan önce katıldığı Mehmet Akif Ersoy adına düzenlenen 'Ulusal şiir ve hikaye' yarışmasında da ikinciliği bulunmakta.Yoluna çıtasını ve başarısını yükselterek devam eden Tuba Arık'a buradan bir kez daha röportaj teklifimizi bizi kırmayıp kabul ettiği için teşekkür ederiz.Ve şimdi sizi gerçekleştirdiğimiz bu sıcak ve samimi röportaj ile baş başa bırakıyoruz..





-Paranoya, kitabınızın yazım sürecinden bize biraz bahseder misiniz? Ne kadar sürdü? Ne gibi süreçlerden geçti? 

√ Hikâye ve ana karakter Petra beni bulduğunda bir haftanın sonunda elimde iki yüz sayfadan fazla bir taslak vardı. O taslak kısa sürede şekillendi ve roman tamamlandı; elbette hazır değildi. Altı yüz sayfalık kitabı her okuduğumda bir şeyler eksik diyordum. Bu iki sene sürdü, iki senenin sonunda kitabı son bir kez daha okudum ve tamam dedim, Paranoya artık hazır. Hayali karakterlerin yanı sıra kitapta geçen gerçek şahsiyetleri araştırmak, fakat haklarında bilgiye ulaşamamak zorlandığım tek konuydu. Bunun dışında Paranoya'yı yazmak yorucu olmasının dışında oldukça eğlenceliydi. 

-Fantastik Kitap, denildiğinde Türkiye'de Yabancı Yazarların eserleri ön plana çıkıyor. Bu sizin kitabınızla birlikte değişmeye başladı gibi gözüküyor. Fakat Türkiye'de fantastik kitap denildiğinde sizce neden yabancı yazarlar hep ilk akla geliyor? 

√ Fantastik denildiğinde akla Tolkien, Lewis, Ursula K. Le Guin gelir. Biz fantastik türü ilk onlardan gördük, onlarla benimsedik. Türk toplumunda hayal gücü bile bastırılmış olduğundan gerçek üstü fikirler her zaman ayıplandı, hor görüldü. Geriye dönüp baktığımızda gururla işte bizim ilk fantastik eserimiz diyeceğimiz Filibeli Ahmet Hilmi'nin Amak-ı Hayal'i var ama bir soralım, kaçımız okuduk bu eseri, kaçımız sahiplendik. Örnek verirken her zaman başkalarının çocuklarından başlayan annelerimiz vardı bizim, öyleyse Türk toplumunun kendisine öncelikle kucak açması beklenemez, bu yüzden de yabancı yazarlar bu türde ve her türde her zaman ilk akla gelen olacak.



-Türk okur kitlesi hakkındaki düşünceleriniz neler? 

√ Türkiye'de ciddi bir okur kitlesi var, ben buna inanıyorum. Peki biz bu kitleyi neden göremiyoruz diye sorarsanız size uçuk kitap fiyatları derim. Hepimiz okuyoruz ama kitapları birbirimize ödünç veriyoruz. Ülkenin ekonomik durumu ve ailelerin geçim kaynağı bu kadar kısıtlıyken kitap okumakta bizler için bir lüks oluyor ve bunun da çaresini bu şekilde buluyoruz. 

-Bayanların Türkiye’de, Erkeklerden daha çok kitap okumasını neye bağlıyorsunuz?

 √ Evet Türkiye'de bayanlar erkeklerden daha çok kitap okuyor, bunun nedenini bayanların kısıtlanmış özgürlüğüne bağlıyorum ilk önce. Bayanlar hiçbir zaman erkekler kadar özgür olamadılar, erkekler kadar özgür hareket edemediler ve kırılmayan o kabuğun içinde delirmemenin tek yolu da okumaktı. Okumak özgürleştirdi bayanları, okumak kurtardı. Gidemedikleri, göremedikleri, yaşayamadıkları her şey kitaplarda vardı ve onlar da bu gücü kullandı.

-Paranoya, iki erkeğin Aşkı arasında kalan Fegel'in etrafında gelişen olaylar ile ilerleyen bir eser. Aşk sizce nedir? 

√ Paranoya'yı yazar olarak değil de okur olarak değerlendirdiğimde Fegel'den çok Petra'yı görüyorum. İki kişi arasında kalmış Fegel yok bende. Acı çeken bir Petra var, onun hikâyesi yoğun olarak etrafımı sarıyor. Aşk'a gelince, ona da felsefi açıdan bakmaktan geri duramıyorum. Platon'a kulak verirsek aşk için 'şuur bozukluğudur' der. Hak vermemek elde değil. Ama bana da soracak olursanız nerede aşk, burada yok derim, aşk en güzel kitaplarda var. 



En beğendiğiniz Fantastik Kitap:Filibeli Ahmed Hilmi - Amak-ı Hayal
En beğendiğiniz yerli yazar: Zülfü Livaneli
En beğendiğiniz yabancı yazar: Jean-Christophe Grangé
En sevdiğiniz yemek: Yemek yemeyi zaman kaybı olarak gören ben için, böyle bir ayrımım olmadı hiç.
Türkiye'de yaşamasaydınız hangi ülkede yaşamak isterdiniz:Norveç
En beğendiğiniz Dünya Klasiği:Dostoyevski - Karamazov  Kardeşler
En beğendiğiniz Türk Klasiği:Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur


Yazarın Facebook Adresi:Tuba Arık 
Kitabı Satın Almak İsterseniz: Paranoya

Aslan


Kocaeli maddi imkanları yüksek ama kitabın yeterince ilgi görmediği bir şehir.Bunun sebepleri elbette ki çok fazla.Sıraladıkça sıralayabiliriz.Ama bazıları sorunu görür üstüne gider ve o karanlığa bir mum yakar. 'Kitap Pastası' da bu sorunu gören ve bunun üzerine giden harika bir 'kitap cafe'.Bizde Elif Hanım ile bir röportaj gerçekleştirdik.Şimdi sizlere bu özel röportajı sunuyorum..


 
-1976 Sapanca Doğumlusunuz bildiğim kadarıyla, Sakarya Üniversitesi mezunu ve artık Kitap Pastasını yönetiyorsunuz. Kitaba olan ilginiz merakınız ilk ne zaman başladı?

√ Hep Vardı, ama son 10 senede daha yoğun bir şekilde kitap okuduğumu belirtebilirim. Aynı zamanda doğalgaz teknikeriyim,1998 yılından 2013 yılına dek Doğalgaz firmalarında çalıştım,10 sene bir firmada 5 sene farklı bir firmada. Ve bu zaman diliminden arta kalan anlarımda kitap okuduğumu belirtebiliriz.



-Lapşıpha Hülya ve Levent Altun burada imza günü düzenleyen yazarlar. Yeni imza günleri düzenlemeyi planlıyor musunuz?

√ Lapşıpha Hülya ile açılışta imza günü düzenledik, Levent Altun ile de bir ay kadar önceydi imza günümüz. Yeni imza günleri elbette düşünüyoruz, planlarımız dâhilinde bulunuyor. Fakat şu anda yakın bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmesi muhtemel bir imza günü yok.
















-İnsanlar buraya 30 TL ödeyip bir yıl boyunca üye olabiliyor ve buradan istediği herhangi bir kitabı geri getirmek şartı ile 15 günlüğüne alıp götürebiliyor. İstedikleri zaman bu 15 günlük süreyi uzatabilirler mi? 

√ Şöyle ki, kitap başkası tarafından talep edilmiyorsa elbette ki var. Haber verdiği sürece opsiyon tanıyoruz. Örneğin çocuğu olan bayan okurlarımız getiremeyebiliyor, haber verdiği sürece herhangi bir sıkıntılık durum söz konusu değil müsait olduğunda getirir. Zaten bizim arşivimizde aynı kitaptan birkaç tane de var. Bazılarından hatta 3-4 adet dahi bulunmakta. Tabi birde şöyle bir durum da var üye olanlara bizim özel yaptırdığımız bir ajandamızı da hediye ediyoruz. Ayrıca şöyle bir gerçek de var biz bu 30 TL’i herhangi bir çıkar veya gelir amaçlı değil var olan sistemin devamını sağlamak için temin ediyoruz. Kitabın başına bir şey gelirse yerine yenisini alıp eklemek için. Haliyle kitap bu kaybolabilir, bir yerde unutabilir, çay-kahve dökülebilir, bir çocuk yanlışlıkla yırtabilir.



-Türkiye’de kitap okunma oranının bu denli az olmasını neye bağlıyorsunuz?

√ Benim açımdan kesinlikle teknoloji. İnternet, televizyon programları,diziler.. Yani hepsi etkiliyor bu durumu. Teknoloji ilerledikçe kitap okunma oranı azalıyor. Ama elbette sanılanın aksine epey kitap okuyan insan da var.



-Yerli yazarlarımızın dünya edebiyat dünyasına açılamamasının temel eksikliği sizce nedir?

√ Bilmem nedir? (Gülüyor )  Yani bizim yazarlarımız genel anlamda Aşk kitabı yazıyor. Belki ilgi çekmiyordur. Tabi birde bunun maddiyati kısmı var. Yani çünkü bizim ülkemizde kültürel şeylere çok fazla değer verilmiyor, biraz devlet arkalarında olsa belki açılabilirlerdi dünyaya.



-Kitap Cafe olmanızın yanı sıra burada seminerlerde düzenliyorsunuz, yeni seminerler düşünüyor musunuz?

√ Elbette var, Madde Bağımlılığı ile ilgili bir seminer düzenledik,Kişilik Profili üzerine bir seminerimiz oldu.Kişilik Profilimiz tekrar istek aldı,seminere katılanlar bu seminerimizden arkadaşlarına da bahsettikleri için bizde yeniden düzenleme kararı aldık.Bunların haricinde doğru nefes almak üzerine bir seminer vereceğiz.Şöyle bir şey de var tabii seminerlerimiz ücretsizdir herkes katılabilir.Üye olmayanlar da katılabilirler.Yani hatta buraya gelip herhangi bir kitabı seçip çayınızı kahvenizi alıp kitap okumak istediğinizde de herhangi bir üyelik şartımız yok.Sadece belirttiğim gibi kitabı evinizde okumak isterseniz üyelik şartımız var,o da kitabın başına bir şey gelirse yenisini temin edebilmek için.Bizim burada herhangi bir ticari beklentimiz yok,yeter ki kitap okunsun..



-Hayalini kurduğunuz bir projenin artık içindesiniz, yaşıyorsunuz. Hayali gerçeğe dönüştürmenin sırrı nedir?

√ Çok fazla isterseniz olur. Yani benim çok isteyip de başaramadığım bir şey bugüne kadar olmadı. Çok istediğim her şeyi başardım. Mesela küçüklüğümden beri bir dans gösterisinde yer almayı istiyordum ve 2009 yılında bu hayalimi de gerçekleştirdim, baya bunun gibi pek çok şey oldu..

-Kitap Pastası’nın bünyesinde şu an itibari ile kaç adet üye ve kitap bulunmakta?

√ 129 Üye ve 3000-3500 civarında kitabımız bulunmakta.

-Ve Son Sorum. . . Kitapları çok seven biri olarak baktığınızda İzmit’teki okur kitlesini nasıl yorumluyorsunuz? Yani mesela bayanlar mı daha çok kitap okuyor erkekler mi gibi?

√ Kesinlikle bayanlar. Ben kendi üye listeme baktığımda da bayan sayısı fazla. Çevremde bulunan kitap okuyan kitleye baktığımda da bayanların daha fazla olduğunu görüyorum. Örneğin kitap okumayı seven bir erkek ayda bir kitap okuyorsa, kitap okumayı seven bir bayan ayda 4 kitabı rahat okuyor.



-Ve Son olarak eklemeyi istediğiniz bir şey var mı Elif Hanım?

√ Yoo, siz zaten genel anlamda buraya dair her şeyi biliyorsunuz. Ama şunu ekleyebilirim mesela, kitap okuma gruplarımız var. Aynı kitabı okuyor yaklaşık 15 kişi sonra kitabı okuduklarında gelip burada tartışıyorlar. Tabi onlar uzun süredir bunu gerçekleştiriyorlardı, bizim kafemiz açıldığında ve onlar da kendi konseptlerine uygun gördükleri için burayı tercih etmeye başladılar. Diğer kafelerde müzik, gürültü bunlar epey oluyor malum ama bunların aksine burası sessiz, sakin olduğu için burayı daha uygun buluyorlar.

Biz şey diyoruz, o sloganımız oldu.’Kitap okumak için çok fazla neden var’ birde ‘Bizim pastamız büyük herkese bir dilim var bu pastada’. Kitap Pastası ismi bana ait. Biz bu projeyi gerçekleştirirken pek çok isim seçeneği üzerinde durduk ama çoğu alınmıştı, bizde ‘Kitap Pastası’ olsun dedik, Pasta gibi olsun…


Kitap Pastası İnternet Sitesi:Kitap Pastası
Aslan


Tarih sahnesinde önemli yer edinen, önemi o kadar yüksek olan ama değeri tam bir zıtlıkla o kadar az bilinen Malazgirt savaşının hakkını iade etmek, itibarını ve önemini tüm kitap ve tarih severlere göstermek amacıyla yazılan 'Malazgirt 1071' kitabının yazarı Mustafa Alican bey, size bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. 

√ Rica ederim, ben teşekkür ederim. 




- Malazgirt üzerine bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? Ve bu kitabı kaleme alırken neyi amaçladınız?

√ Türkiye’nin ve modern Türk insanının, son yıllarda giderek artan bir ivme ile kendi varoluşunu meydana getiren tarihî unsurları keşfe yönelik güçlü bir atılım içerisinde olduğunu söylemek mümkün. Nitekim son yıllarda gerek baskı ve satış rakamları çok ciddi boyutlara ulaşan tarihî kitap sayısı, gerek izlenme rekorları kıran tarihî film ve diziler ya da tarihsel konseptlerin kullanımıyla oluşturulan devasa pazarların bu atılımın bir yansıması olduğunu görmek hiç de zor değil. Ülkemizde uyanan bu tarih ilgisinin yansımalarını siyasetten güncel hayata kadar her yerde temaşa edebiliyoruz. Fakat burada bir sorun var: İlgi konusu olmasını elbette memnuniyetle karşıladığımız tarih, önemli ölçüde Osmanlı ve Cumhuriyet tarihine dayanıyor. Tarih denildiğinde akla Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi geliyor. Bunun kötü bir şey olduğunu söylemiyorum. Ancak ortada ciddi bir oransızlık ve orantısızlık sorunu olduğunu da görmemiz gerekir. Bu iki tarihi de aşan, hatta onları meydana getiren bir Osmanlı-öncesi tarihimiz var. Bu tarihi anlamadan Osmanlı tarihini anlayabilmek mümkün olmaz. Türkiye’nin, bugün Türkiye dediğimiz ve üzerinde yaşadığımız coğrafyanın gerek siyasal gerek sosyolojik anlamda bütünlüklü bir biçimde anlaşılabilmesi, hatta biraz daha ileri gidelim, bugün hâlen sorun olarak varlığını devam ettiren bazı meselelerin tarihsel kökenlerinin çözümlenebilmesi için başka bir yol yok. Fakat bizim tarihe ilgimiz, daha doğrusu toplum olarak tarihe ilgimiz, o dönemlere kadar henüz ulaşamıyor. Bu ise doğal olarak bazı yanlış kanılara, fikirlere, yaklaşımlara ve değerlendirmelere sebebiyet verebilir, veriyor. Bu bakımdan, genelde Osmanlı öncesi dönemin, özelde ise Selçuklu çağının tarihçiler dışında kalan entelektüeller, örneğin gazeteciler, romancılar, siyaset bilimciler, sosyologlar ve kuşkusuz siyasetçiler tarafından okunmaya, tartışılmaya, değerlendirilmeye, incelenmeye ve yorumlanmaya başlanması acil bir ihtiyaç… Benim çalışmam, sanıyorum genel tarih ilgisinin alan olarak biraz daha geliştirilmeye çalışılması, Osmanlı öncesi dönemin en önemli dönüm noktalarından biri olan bir hadisenin tüm yönleriyle ele alınarak belirli bir anlam çerçevesi içerisinde okunması olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla, kitabımın, sözünü etmiş olduğum ihtiyaca dikkat çekmeye dönük bir girişim olarak görülmesini isterim.      

     


-Kitabı okurken, tarih kitaplarında bize anlatılan Malazgirt savaşı ile ilgili bilgilerin ('Selçuklular destansı bir ordu hazırladı, Bizanslılar ile Malazgirt meydanında savaş gerçekleşti, Anadolu topraklarının kapısı Türklere açıldı') tam olarak böyle olmadığına tanık oldum. Siz, bu savaşın tam anlamıyla anlaşılamamasının nedeni olarak neleri görüyorsunuz?

√ Malazgirt Savaşı ile ilgili olarak toplumumuzda yaygınlık elde etmiş olan bilgilerin bir kısmının yanlış olduğu doğrudur. Bunun en önemli nedeni, ulus devlet inşâsı sürecinde Malazgirt Savaşı’nın kuşkusuz belirli bir açıdan adeta mit haline getirilmek ve kurucu ilke olarak tasarlanmak istenmesidir. Tarihi bir olayın mitik bir tasarım nesnesine dönüştürülmesi, o olayın içini boşaltarak tarihsel anlamını saptırması bir yana, onu tam anlamıyla istendiği ve kurgulandığı bir olay olarak dönüştürme gibi tehlikeli bir risk içerir. Bizim örneğimizde meydana gelen de budur. Malazgirt Savaşı, kutsallaştırılmak adına tarihsel bağlamından koparılmış; esasen bu savaşın ve zaferin kendisinde bulunan özgül değer belli açılardan yitime uğramıştır. Tarihî olay, arzu edildiği şekilde yeniden biçimlendirilmiş, bu biçimlendirilme süreci ise onun özünü tahrip etmiştir. Dolayısıyla; İslâm âleminin yeni temsilcileri olarak Selçukluların bir savunma refleksi olarak sergiledikleri askerî tavır ile elde ettikleri büyük zafer, bazen bir saldırı ve ileri harekât olarak sunulmuş, bazen aslında zaferin elde edilmesinde pek etkili olmayan gayri-müslim Türklerin katılımıyla elde edilen bir Türk-zaferi şeklinde yansıtılmış, tabir yerindeyse, belli bir takım yaklaşımlara dayanak yapılmak maksadıyla bükülmüştür. Bunun nedeni, elbette kaynakların tam manasıyla Türkçeleştirilmemiş olmasının da etkisi bulunsa da, esas olarak Malazgirt Savaşı’nın kısa ve uzun vadede ürettiği sonuçların tam anlamıyla değerlendirilememiş olmasıdır. Bu da son tahlilde tarih anlayışımızın, tarihe yönelik bakışımızın ve tarih denildiğinde aklımıza gelen şeyin “Osmanlı”dan geriye gidememiş olması ile ilişkilidir. Malazgirt Savaşı, henüz tarih okumuzun düşmediği bir tarihî coğrafyada cereyan etmiştir. Bu bakımdan, söz konusu savaşın gerçek anlamıyla idrak edilememesi ile bakışımızda yer alan eksiklik arasında bağ kurabiliriz. Tarihimize bütüncül ve gerçekçi bir bakış açısıyla bakmaya başladığımız zaman, sanıyorum, hayati düzeyde önem taşıyan Malazgirt Savaşı gibi birtakım belirleyici hadiseleri çok daha sağlıklı bir biçimde anlayabiliriz.       




-Şu sıralar devam eden ve Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatan bir dizi var. Bu dizi hakkında olumlu görüşler olduğu gibi bir o kadar da olumsuz görüşler mevcut. Siz bir tarihçi gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

√ Bir dizi hakkında olumlu ya da olumsuz bir fikir beyan etmek, özellikle tarihsel nitelikli olsa da temelde kurgusal bir metni yansıtan bir anlatım formunu yargılamak sanıyorum benim işim değil… Fakat tarih anlatımı ile ilgili birkaç söz söylemek isterim. Tarih; roman, şiir, düzyazı vb. çeşitli edebî biçimlerle inşâ edilip anlatılabileceği gibi, bu, görsel sanatların kullanımı ile de yapılabilir. Fakat tam olarak kesin bir kanaate sahip olmamakla birlikte, özellikle kurgusal metinlerde gerçek tarihî karakterlerin kullanılmasından bir tür rahatsızlık duyduğumun altını çizmeliyim. Bunu bir tür sorumluluk duygusu ile açıklayabiliriz. Bir Osmanlı hükümdarına yapmamış olması muhtemel şeyleri yaptırmak bana bir tür dedikodu ya da tabirimi mazur görün, iftira gibi geliyor. Aklımın bir yanıyla, yanımızda olmayan biri ile ilgili (en azından olumsuz denilebilecek) tasarruflarımızın vicdanımıza verdiği o korkunç ağırlığı düşünerek bu cümleleri kuruyorum. Fakat tekrar edeyim, bu konudaki kanaatim net değil, hatta aksi yönde ikna edilmeyi bekliyorum. Sorunuza gelince; işaret ettiğim noktayı şerh düşmek koşulu ile kurgu-sanatsal bir metin ile ilgili (olumlu ya da olumsuz) değer yüklü bir değerlendirmede bulunmayı doğru bulmuyorum. Bu tür diziler tarih sayılamaz, dolayısıyla doğru ya da yanlış olarak da nitelendirilmemeleri gerekir. Fakat mevcudiyetlerine yönelik herhangi bir saldırının da asla tasvip edilemeyeceğini, bu tür projelerin yeni tartışmalara, konuşmalara ve incelemelere vesile olmaları açısından son derece önemli işlevler üstlendiklerini düşündüğümü de not etmek isterim. Ne tür bir etki uyandırırsa uyandırsın, hiçbir ilmî ve sanatsal etkinlik linç edilmemeli, zihin açıcı tartışmalara konu kılınarak dekontstrüksiyona tabî tutulmalıdır. Saldırı olarak addedilen tavra yönelik en mantıklı refleks, en fazla söz konusu tavrın metodolojisini kullanma yöntemi olmalıdır.       



-Tarih kitapları dışında okuduğunuz-beğendiğiniz-takdir ettiğiniz yazarlara/kitaplara kimleri-neleri örnek gösterebilirsiniz?

√ Kendilerini beğeni ile okuduğum ve yazdıklarına hayranlık duyduğum bazı yazarların başında Orhan Pamuk geliyor. Pamuk’un özellikle Kara Kitap ve Kar isimli kitaplarının başucu kitaplarım olduğunu söyleyebilirim. Bunlar dışında merhum Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar’ı, Yusuf Atılgan’dan Aylak Adam’ı, Mehmet Eroğlu’ndan Adını Unutan Adam’ı sayabilirim. Yine ortaçağ tarihçiliğinin pîri olan büyük romancı Umberto Eco, Lawrence Durrell ve Haruki Murakami’nin romanları; Nietzsche, Cioran ya da Albert Camus’nün veya yakın dönemlerde coğrafyamızın yetiştirdiği en önemli düşünce adamlarından biri olduğunu düşündüğüm Dücane Cündioğlu’nun çok köşeli metinleri bir çırpıda sayabileceklerim…  



-Romanos Diogenes ve Sultan Alparslan'ın hazin sonu... Tarihte bu denli yüksek hükümdarların bu denli basit bir şekilde ölmeleri gerçekten ilginç. Sultan Alparslan kendi ölümünün nedeninin de farkında. Sizce de tarihte kibir ve gurur hazin sonları peşi sıra getiriyor mu?

√ Bunun ilginç ve cevap verilmesi çok zor bir soru olduğunu söyleyerek başlayayım. Öncelikli olarak şu hususun altını çizmek gerekir: Tarihî kişiliklerin, örneğin büyük sultanların ya da hükümdarların bazen beklenmedik bir biçimde ölmeleri bizleri şaşırtsa da, esasında ölüm böyle bir şeydir zaten. Bugün de böyledir, geçmişte de öyleydi. Aniden gelir insanlara; herhangi bir zamanda ve herhangi bir vesile ile… Bizim dehşet verici bir savaş esnasında savaşarak ölmesini beklediğimiz ve belki de gizliden gizliye öyle olmasını arzuladığımız, kendisine böylesi bir ölümü yakıştırdığımız bir kahraman bir anda hastalanarak ölebilir. Başarılı bir formula pilotu sıradan bir trafik kazasında, şampiyon bir yüzücü basit bir havuzda hayatını kaybedebilir. Alparslan’ın kendi durumu ile ilgili yargısını gerçek anlamda onun hayatını kaybetme nedeni olarak değil, bizatihî kendisinin bir hayat yorumu olarak görmek gerekir. Öyledir çünkü… Tarih, somut olguların, nedenlerini ve sonuçlarını takip edebileceğimiz vakıaların bilgisidir; gururun ve kibirin ölüme neden olabileceği şeklindeki bir yargı, tarihsel olmaktan ziyade ahlakî ya da metafizik bir değerlendirme olur. Bununla birlikte, gururun ve kibrin insanların tedbirli davranmaktan uzaklaşmalarına neden olabileceğini ve böyle bir durumun ise onların ölümüne sebebiyet verebileceğini söyleyebiliriz. Fakat “hazin sonun” sebebi burada gurur ve kibir değil, gurur ve kibirden kaynaklanan tedbirsizlik olur, bu noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Son tahlilde diyebiliriz ki, kibir ve gururun hazin sonları beraberinde getirdiği yargısını en azından tarih disiplini açısından veremeyiz.    
  


-Ve son sorum.. Malazgirt Savaşı’nın anlam ve önemini kitlelere ulaştırmasını sağlayacak kitaplar dışında nasıl bir proje geliştirilebilir sizce?

√ Anadolu coğrafyasının İslâmlaşması ve bir süre sonra da Türkiye olarak anılmaya başlaması ile sonuçlanan sürecin başındaki belirleyici tarihî hadise olarak Malazgirt Savaşı’nın yeterince ve elbette lâyıkıyla bilinmediği hususu sır değildir. Bilindiği kadarı da maalesef çok dar ilmî çevrelere münhasırdır. Dolayısıyla sizin de altını çizdiğiniz gibi, bu savaşta ve zaferde bulunan kolektif anlamın kitlelere ulaştırılması yönünde temel bir gereklilik olduğunu söyleyebiliriz. Peki bu nasıl olacaktır? Elbette teknoloji aracılığıyla… Örneğin, öncesi ve sonrası ile ele alındığında Malazgirt Savaşı öyküsünden muhteşem bir senaryo oluşturulabilir. Büyük bir gişe başarısı da elde etmesi çok muhtemel olan iyi bir prodüksiyona sahip kaliteli bir sinema filmi çekilebilir. Tiyatro, opera vb. sanatsal etkinlik alanları da bu ve bunun gibi bir çok tarihî hadisenin ülke ve toplum gündemine taşınabilmesi için ciddi bir değer üretebilirler.
Teşekkür ederim. 

Kitabı Satın Almak İsterseniz:Malazgirt 1071