Aslan


Merhaba Selma Hanım,Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.Başarınızı tebrik ediyorum ve başarılarınızı katlayarak devam edeceğinize inanıyorum.Şimdi ise 7 sorudan oluşan röportajımdaki sorularıma geçiyorum sizin de müsaadenizle ;



-Kitabınızın ismini siz mi seçtiniz yoksa yayınevinizle birlikte mi karar verdiniz?


√Kitabımın ismi bana ait.Türk toplumunda kadınların yaşamları çok sorgulanır ve hatta yargılanır, bu geçmişten günümüze kadar ne yazık ki böyledir buna bir latife yada serzenişte bulunmak düşüncesiyle bunun böyle olmadığını vurgulamak hissiyle bu isme karar verdim.Kırkımdan Sonra Azmadım Kırkımdan Önce Yazmadım, dedim.



-İnsanlar sizi 'Yazar Selma Aydın' olarak tanıyorlar,fakat biz biliyoruz ki sizin yazarlık dışında da yaptığınız projeleriniz var.Resmi sunumlar,Korolar ve Bir televizyon kanalında yaptığınız programınız.Bize bu yönlerinizden biraz bahseder misiniz? Ve şu sıralar devam ettirdiğiniz farklı projeleriniz var mı ?


√Bir çok sunumda görev aldım konserler festivaller özel günler ve tabiki resmi sunumlar birde televizyon programım oldu bana eşlik eden bir partnerimle birlikte Zonguldak'ımızın simgesi Karaelmas diyarından Selma Aydın'la size özel sunumlarım  yoğun bir şekilde devam ediyor.





-Edebiyat dünyasında kendinize yakın hissettiğiniz kitaplar veya yazarlara kimleri örnek gösterebilirsiniz ?
√Etkilendiğim yazarlar var elbette,Dünya klasikleri ve yazarları tartışılmaz..









-Bir sözünüzde Mümin Sekman'ın kitaplarını okuduktan sonra yazmaya karar verdiğinizi belirtmişsiniz,buradan hitaben yazma sürecinizden bahseder misiniz bize,Yazmaya karar verdikten sonra ilk ne yaptınız,ne gibi araştırmalar da bulundunuz?


√Yazmaya karar vermem kitabımda bahsettiğim gibi sunumların başlamasıyla oldu Mümin Sekman'ın 'Her şey seninle başlar' adlı kitabı da cesaretimi tetikleyen ilk adım oldu yazarın bu konudan haberi var. Sunumlarda sunum yaptığım konularla ilgili şiirler ve yazılar yazarak başladım araştırma yada başka kitaplardan beslenme ne yazık ki ilk kitabımda olmadı olamadı. Öylesine uzak bir ihtimal olarak görüyordum ki kitap çıkartmak ve ben yani yazar olmak hayalleriminde ötesinde bir şeydi eğitim eksikliğimden utanıyordum adeta hakkım yokmuş gibi geliyordu işte bu yüzden Mümin Sekman'a müteşekkirim.



-İlk kitabınızdan sonra neleri fark ettiniz,kendinizde neleri daha iyi yapmaya yöneldiniz?


√İlk kitabım çıktıktan sonra bir çok eksiklikler gördüm.Bilmediğim bir kulvarda bilmediğim bir sektörün içinde buldum kendimi bana hiç kimse bunu böyle yapmalısın demedi .Ve hatta kimse dikkate almadı Derya Baykal'a konuk olduğumda söylediğim gibi ben kendi kendimin öğretmeni olarak başladım ve devam ediyorum bu gün itibariyle üç kitabım var ilk kitabım 'Kırkımdan Sonra Azmadım Kırkımdan Önce Yazmadım' genişletilmiş ikinci baskıya girdi ve 'Rutubet Böcekleri' kitabımda bir roman çalışmasıdır.İl halk kütüphanelerinde raflarda yerini almış okuyucuyla buluşmuştur buda bana bir adım öteye gidebildiğimi gösterdi gayretim ve isteğim üzerinde çalıştığım romanımın daha da ileriye giden bir iş olmasıdır çalışmalarım bu yönde devam ediyor.Bu güne kadar yazmaya çalıştığım kitaplarımda okuyup araştırma yaparak yazmadım,yanılmışım yapmalıymışım..49 yaşındayım yıllardır yaşadıklarımdan ve duyduklarımdan gözlemler yaparak yazdım araştırma yapmadım sadece biriktirdiklerim yeterli gibi geldi.Fakat en son üzerinde çalıştığım konu bilgiye dayalı ve donanım gerektiriyor işte bu çalışmamda çok araştırma yapıp bunu da başarmak istiyorum.Dolayısıyla konuyla ilgili kitaplar okuyorum.



-Kendi ilkeleriniz nelerdir,nelere çok dikkat edersiniz?


√Yaşamım boyunca ilkelerim oldu dürüstlük ve samimiyet olmazsa olmazlarım bu konudan dolayı çok kerelerde canım yandı elbette .Karşımdaki insanlarında samimi ve dürüst olduklarını düşünmek gibi hayal kırıklıklarım da çok oldu ama benim karvizitimde insan yazıyor.Yeryüzünde benim için bunun ötesinde bir servet yok.Bu yüzden kendimle gurur duyuyorum.

-Zonguldak'ta yazar olmak ve sonra Türkiye'ye adınızı duyurmak,bunu nasıl başardınız neler ile karşılaştınız?

Zonguldak'ta kadın yazar olmak;
Bu sıfatı yani yazar sıfatını henüz hak etmediğimi düşünmüştüm. Elbette okuma yazma bilen herkesin yazar olabilme hakkı vardı. Bunu kimsenin kimseye hak görme ya da görmeme gibi bir lüksü yoktu olamazdı da. Fakat benim bu sıfatı hak edebilmem için kendimi kendime ispat etmem gerekiyordu.
Her zaman olduğu gibi kendi kendimin öğretmeni olarak koyuldum yola, önceliklerimin, sorumluluklarımın, bana bıraktığı artık zamanlarda duygularımın mürekkep olduğu kalemi aldım elime ve gönlümden düşenler satırlara kondu. Ha gayret biraz da cesaret derken bende var olmak istiyorum bu yolda dedirtti bana. İşin bu kısmında ham olduğumun bilincindeyim emek veriyorum ve olması gerekeni yapıp çalışıyorum. Deneye yanıla öğrenmeye başladığımı görüyorum. Yavaş, fakat sağlam adımlarla yol almaya çalışıyorum. Buraya kadar ki kısımda benim kendi adıma sıkıntı yok, kitap çıkaran her kişinin isminin önüne yazar sıfatı konuyor zaten.
Yeni bir heyecan yeni bir yola giriyorsun, her geçen gün kendini kendin eleştiriyorsun. O yazıyı keşke öyle yazmasaydım! Şurası olmamış! Burası eksik kalmış gereksiz gördüğün satırlara kızıyorsun. ‘Şimdi yazsaydım keşke’ diyorsun bunlar hep oluyor olacak da böyle böyle öğrenmeye başlıyorsun.
Ama bunların yükünü ve sorumluluğunu taşımaktan, çok daha zor şeylerle boğuşuyorsun işte burada duruyor zaman.
Her zaman söylenir ya Ana er kil bir toplum da erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü şartlarda yaşıyoruz diye inanın bunun benim açımdan hiçbir sakıncası yok, kendi hemcinslerimden bazılarının bunun altını çiziyorum bazılarının art niyeti kompleksleri ve en açık ifadeyle kıskançlıkları çok daha vahim. Üretimin ne anlama geldiğini bilmeyen asalak kadıncıkların gazabından korusun yaradan. Boş beyinleri ile var olamadıkları ve asla var olamayacakları gözle görünür elle tutulur misali aşikar.
İşin kötüsü işte o boş beyinli kadıncıklar iğneyle kuyu kazıpta var olma savaşı verenlerin emeğine leke sürmek için çabalıyorlar kendilerine buldukları yandaşlarla da seviyesizlik ipini göğüslüyorlar.
Evet ben bir yazarım bu sıfatı yaptığım iş ile verdiler bana. Her zaman söylüyorum ben anneyim, ben eşim, ben evimin kadınıyım. Evet ben sunucuyum ,evet ben artık bir yazarım.
İster hoşunuza gitsin isterse gitmesin umurumda değil, tın yani.
Yaptığım hiçbir iş için kimseden izin ve emir almıyorum, ben yapıyorum ben ödüyorum bedelini ve şükrediyorum ki üç erkeğin olduğu evimizde bir kadın olarak yanı başımda duruyor eşim ve çocuklarım, onlar biliyorlar emeğimi ve azmimi.
Göz önünde bir kadınım yaptığım iş nedeniyle de zaman zaman övgülere mazhar kalıyorum
Yanı başımda ki gerçek dostlarıma şükranlarımla teşekkürlerimi bir kez daha iletiyorum. Hayranlıkla bana övgülerini söyleyenler de oluyor nasıl duruyorsan öyle görünüyorsun ama görmeyi bilenlere. Bütün mesele burada. O boş beyinli kıskanç kadıncıklar kafalarındaki senaryolar ile yola çıktıkları için, kurgularla yol alıyorlar ve duvara tosluyorlar. Ben azimli ve çalışkan bir insanım bu sıfatı annemin ak sütü gibi hak ediyorum . Boş beyinli kadıncıklar erken kalkan yol alıyor ve çok çalışan siz hala poponuzu başkalarına kaldırtıyorsunuz.
Zor işmiş Zonguldak ta yazar olmak! Ama imkansız değilmiş, bunun birde Türkiye'si var, Dünya'sı var, biliyorum zor ama imkansız değil !!
 

-Ve son sorum Selma Hanım,Başarılı bir yazar olarak baktığınızda kendinize,bundan yakın zaman içerisinde kendinizi edebiyat dünyası içerisinde nerede tanımlayabilirsiniz ?


√Kendimi edebiyat dünyasında nerede görüyorum.Ben haddimi bilen bir yapıya sahibimdir ilk kitabımda söz ettiğim gibi bir kum tanesiyim yürüdüğüm yolda biraz daha büyüyebilmek için çabam koca bir derya olan bu dünyanın içinde var olabildiğim için çok mutluyum ve artık buna hakkım olduğunu düşünüyorum.Birde başarılı bir yazarım diyemem,öğreniyorum daha,ayrıca bunun takdiri her zaman okuyucuya ait olsun.

Yaptığım işe inanıp değer verip zaman ayıran bir karşı cins var yanımda destek olmayan bir çok hemcinsime rağmen sonsuz teşekkürler Yasin..
Aslan




Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Nesrin Hanım.Sizin Geleceğin Türkiye tarihçileri içerisinde marjinal yerinizde olacağınıza yürekten inanıyorum,başarılarınızın aralıksız ve durmaksızın devamını dilerim.Sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;




-Kendinizi düşünce ve yönetim tarzı olarak baktığımızda en çok hangi Osmanlı Padişahına yakın hissediyorsunuz ?

Öncelikle Röportaj teklifin ve güzel sözlerin için teşekkür ederim,ancak benimkisi doğruları arayıp bulmak ve yazarken tarafsiz kalmaya çalışmaktan başka bir şey değil.Gelecekte ne olurum bilmem ama şunu biliyorum ki günümüzün  yetişen tarihçileri cidden çok çalışkan,arastırma ruhuna sahip hepsi tarihi bilimsel seviyeye taşıma çabasında arkadaşlar,bu yüzden inanıyorum ki yeni nesil tarihcilerimiz önemli isimle olacaklar ve Türkiye bu açıdan çok şanslı benimki de onların yanında mütevazi bir çaba,sorunun cevabına gelecek olursak ;
Aslında öyle çok padişah var ki, düşüncesine ortak olduğum, azmine, zekasına hayran kaldığım saymakla anlatmakla bitirebilir miyim bilmiyorum. Ya da içlerinden yalnız birini alıp işte O diyebilir miyim Yaptığı reformlar yüzünden tahtan indirilip daha sonra katledilen III. Selim’i mi, getirdiği bir sürü yenilik dolayısıyla halkı tarafından “Gavur Padişahı” olarak anılan, İstanbul’da ilköğretimi ilk kez zorunlu hale getirip Avrupa’ya öğrenci yollayan, meşrutiyet ve cumhuriyetçi kadroları oluşturacak olan Mekteb-i Harbiye’yi, Tıbbiye’yi açan ve daha bir çok şeyin önderi olan II. Mahmut’u mu, Tanzimat ve sonrası dönemin yenilikçi padişahları mı yoksa Sayın İlber Ortaylı’nın da dediği gibi “o dünyanın-yani tüm dünyanın” son universal imparatoru olan II. Abdülhamit’i mi söylemeliyim bilemiyorum. Ama bu yazdıklarıma bakınca fark ettiğim nokta yenilikçileri sevdiğim kısmı oldu. Ama sanırım bende en çok ön plana çıkan isimler sanırım Sultan II. Mahmut ve kendini imparatorluğun her tarafında hissettirebilmesi açısından ve hatta dış sorunlar bab-ı aliye yansımadan bireysel girişimleri ile çözüp akan kanı durdurması açısından II. Abdülhamit diyebilirim. Hatta daha ileri gidip Sayın İlber Ortaylı’nın da dediği gibi “Sultan II. Abdülhamit , I. Abdülhamit dönemi yaşamış olsaydı Osmanlı’nın şark dünyasındaki kaderi değişmiş olurdu” . Ama dikkat ediniz Osmanlı yıkılmış olmazdı demiyorum, Osmanlı'nın şark dünyasındaki kaderi değişmiş olurdu diyorum. Ben hep Yakınçağ padişahlarından bahsettim ama tabi önümüzde “halkı tarafından en çok nefretle anılan” çok katı politikalar getirmiş olup ama aynı zamanda merkezi bir Osmanlı Devleti yaratmış olan Fatih Sultan Mehmet örneği var. Yönetimsel bazda bu isimleri incelediğimizde, hepsi kendi dönemi için doğru olan sistemi uygulamaya çalışmıştır. Unutmamak lazım ki bugün gelinen cumhuriyet sistemi bir silsilenin devamıdır. Ayrıca dönemin de gerekliliğidir. Belki bunu her sorunun içinde söyledim ve sürekli kendimi tekrar ediyor gibi görünüyorum ama, dönemin şartlarını iyi bilmek, resmi iyi okuyabilmek gerekir, bugün bilgisayarımızın başından, (dünyanın bir ucundaki haberleri anında öğrenebildiğimiz noktadan) dönüp de tabiî ki de cumhuriyet en doğrusudur Osmanlı da bunu yapmalıydı demek, ancak cahillik göstergesi olur. Ayrıca hatırlatmak isterim ki ilk Meşrutiyet zamanı mecliste 46 gayr-i Müslim, 69 Müslüman vardı. Bu hali ile Osmanlı Meclisi dünyayı şok eder nitelikteydi. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde böyle bir meclis sözkonusu değildi. Evet Avusturya-Macaristan Meclisinde Çek, Hırvat, Sloven, Slovak, Polonez ve Ruten vardı ama bu unsurların sayısı çok çok azdı. Yine 1905 Rusya’sın’da Duma’da farklı unsurlar vardı ama onlar da yok denecek kadar azdı. Gerçi bu meclis çok uzun ömürlü olmasa da sonuçta böyle bir meclis var olmuş ve bu yönü ile tarihe geçmiştir. Zaman, kendi kurallarını ve kurumlarını yaratır, yani her idare sistemi kendi döneminin koşullarında geçerlidir, ve geçerli olacaktır. Aksinin yaşamasına zaten halk izin vermez. Bir yerde isyanlar patlar, düzen bozulur. 



-Şimdiye dek okuduğunuz tarihi roman yazarları içerisinde en ön plana çıkan hangi yazardı ? 

Öncelikle Ayşe Kulin, her kitabı harika, sizi alıyor ve tarihi sürecin içine öyle bir sürüklüyor ki, o süreçten ayrılmak istemiyorsun zaten bu yüzden, kitabın ne zaman bittiğini de anlamıyorsun ama O’nun dışında yine en az O’nun kadar başarılı başka yazarlar da var. Amin Maaloof, Corci Zeydan, William Stearns Davis, Régine Deforges, Harold Lamb, ki zaten bu isimlerden bazıları aslen tarihçi edebiyat alanında da bir o kadar başarılı isimlerdir.



-Osmanlı tarihinin size göre yüzyıllar boyunca yapmış olduğu en büyük hata nedir ? 


2 hafta önce dersteyken aynı soruyu arkadaşlarımdan biri hocama sordu, hocam hiç tereddütsüz “batıda ve doğuda toprak kazanma sevdası ve tabi yüzlerce yıl bunları elde tutma sevdasıydı dedi ve ekledi, savaşa para dökmekten devletin iç unsurları arka plana itildi, bilimsel ve teknik olarak geri kalındı. Avrupa ya da Amerika ciddi şekilde ilerleme kaydederken Osmanlı hala toprakları ile uğraşıyordu” Bir bakımıyıla hocamızın söylediği şey %100 doğru ancak diğer yandan Osmanlı bir imparatorluktu, o toprakların sahibiydi. Avrupa her savaş açtığında, Osmanlı toprağından bir parça ele geçirdiğinde “buyurun sizin olsun, biz içerideki dinamiklere bakalım” demek, tarih seyrinin bu şekilde ilerleyip yüzlerce yıl sonra bilim ve teknikte Türkiye’yi çokça geçmiş bir Avrupa ve Amerika’nın var olacağını ve hatta Türkiye diye bir devletin var olacağını hayal edebilmek mümkün olmasa gerek. Aslen Osmanlı 15.yy’dan itibaren Avrupa’daki askeriye, tıp, fen, hukuk ve yönetimsel bazdaki gelişmeleri yakınen takip etmiş ancak, ilerlemekte olan diğer alanlardan bilhassa sosyal alanlardan bir şey almamaya çalışmıştı. Avrupa etkisini yurda sokmaktan korkarak halkı korunaklı ve ahlaklı tutabileceğine inanıyordu. Halbuki Süleyman Nazif’in de dediği gibi “gramafon içeri, müzik dışarı, halı dokuma tezgahı içeri halının üzerindeki motif dışarı” derseniz, bir şeyler eksik kalır üstelik de yanlış gider. Hemen aklıma gelen bir örneği vermek gerekirse, Kavalalı Ordusu ile Osmanlı ordusu, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı’ya isyan etmesi sebebiyle Nizip’te karşı karşıya gelir. İki ordu askeri güç olarak hemen hemen eşit durumdadır, ilk etapta aldığı konum dolayısıyla Osmanlı Devleti üstün görünmektedir. Bu sebeple ordudaki Prusyalı subay ertesi sabah derhal saldırmayı teklif eder ancak ordudaki ulema “yarın Cumadır mubarek gündür” diyerek karşı çıkar. Ertesi günün akşamı halen üstün konumda olduklarından dolayı Prusyalı subay yine derhal saldırmayı teklif eder, bu seferde aynı ulema “ani baskın padişahın adını lekeler” diyerek karşı çıkar. Osmanlı ordusu saldıracakları zamana karar vermeye çalışırken Kavalalı ordusu, Osmanlı ordusunun kanatlarından birini aşmayı başararak orduyu sarar, durumu fark eden Prusyalı subay, derhal hareket edip Birecik yönünden geri çekilinirse hasarsız kurtulabileceklerini ifade eder ancak bu seferde ordunun kumandanı Hafız Paşa “padişahın huzuruna geri çekilmiş bir halde varamam” deyince 2 taraf arasında savaş vuku bulur ve Kavalalı ordusu 4 saat içinde Osmanlı ordusunda büyük bir kıyım meydana getirir, üstelik bunla da yetinmeyip Osmanlının Çanakkale’deki donanmasını da alıp Mısır’a götür. Osmanlı, en kritik anlarından birinde donanmasız ve askersiz kalır. Yani diyeceğim o ki buradaki Prusyalı Avrupalıdır, savaş tekniğini bilir ama ordunun içindeki ulema ve asker kafası Osmanlıdır, Prusyalı gibi düşünmekten uzak olduğu için savaş kaybedilir ki bu oldukça basit ve bu işin yalnızca askeri kanadına bir göndermeydi. Saray içindeki rekabet, yolsuzluk, rüşvet, çürümüş sistem de olayın başka yönlerinden biridir. Devleti ileriye götürmek adına yapılan her adıma ket vuran saraylı sürüsü. Tıpkı "Devrim Arabaları" filminde engellemeye çalışan kesim gibi…filanca paşanın yönettiği savaş kazanılamasın ki filanca paşa işinden azledilsin yahut kellesi vurulsun diye rakibi filanca paşa tarafından savaşa giden askerin iaşesinin kestirilip İran’da ki askerin düşman karşısına çıkmadan açlıktan kırdırılması gibi…Tanzimat’ı uygulamaya çalışan kesime karşı ulema, ayan, sarraf kesiminin, çıkarları yok olacağı için buna karşı çıkıp, halkı da din elden gidiyor diye kışkırtması gibi…Çıkarlarına uygun bulmadıkları için devletin padişahlarını kendilerine oyuncak edip, hâl etmek için yabancılardan borç para alıp daha sonra o parayı ödemediklerinden dolayı Fransız Devleti’nin kalkıp alacağa karşılık olarak Middilli Adası’nı ele geçirmesi gibi… Devletin sadrazamının (Said Paşa) kendi emlak vergisi borcunu sildirmek için kanun çıkarıp, 6 ay sonra (yani borçları sıfırlandıktan sonra) kanunu geri getirmesi gibi, sarayda sırf insanları devlete bağlayabilmek adına onlara bol keseden para dağıtılırken devletin en sorunlu bölgesi olan Balkanlardaki asker, polis teşkilatına maaşlarının düzgün ödenmemesi, hiyerarşide liyakata dikkat edilmemesi gibi…Daha yazılacak öyle çok şey var ki, ayrıca burada hep padişahlardan ziyade saray eşrafını suçlar gibi göründüm ama Tahsin Paşa’nın da dediği gibi “henüz doğmuş erkek çocuğuna daha beşikteyken çavuşluk rütbesi isteyen falan nazır, bu rütbeyi veren Sultandan daha mı az kabahatlidir?” Yani Osmanlı dıştan gelen müdahaleden çok, içten gelen müdahaleden kaybetmiştir.





 -Ve size son sorum Nesrin Hanım,Sizce Mustafa Kemal Atatürk sadece bir iki yüz yıl öncesinde Osmanlı hanedan üyesi olarak dünyaya gelmiş olsaydı ve iktidarı ele geçirme başarısını gösterdiğini de varsayalım günümüz tarihi çok daha farklı şekillenmiş olabilir miydi ? 

Büyük ihtimalle bu sorudaki beklenti “evet, eğer O çok daha evvel yaşasaydı Osmanlı yıkılmazdı, tarih farklı bir seyir alırdı” şeklinde, ancak bunun cevabı o kadar basit değil. Çünkü olabilecekleri öngörebiliriz ama olmamışın üzerinden tahmin yapmak zor. Ama bazı dinamiklerin varlığı bizi belli neticelere sürükleyebilir. Çünkü kişiler kadar tarihi süreç ve olayların gidişatı da önemlidir. Bir de sorunun şu yönü var, “M. Kemal bir Osmanlı padişahı olsaydı” kısmı, eğer soru bunun yerine M. Kemal, İttihatçıların döneminde olsaydı. 2. Meşrutiyeti ilan ettiren Enver Paşa değil de M. Kemal olsaydı ne olurdu, cevabını vermek daha kolay çünkü M. Kemal de Enver Paşalar gibi aynı ortamda, aynı okullarda yetişmiş, aynı duygularla hareket etmiş, ve aynı tarafta var olmuştu. Yani sarayda hanedan üyesi olarak değil, askeriye de “ülkeyi yıkıma sürükleyenin padişah ve yönetim şekli” olduğuna inanarak yetişmişti. Yani o dönemin çoğu aydınında olduğu gibi O'nda da Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen yenilikleri yapma düşüncesi vardı. M. Kemal 1 yüzyıl öncesi bir padişah olarak doğmuş olsaydı ne olurdu, kısmını analiz etmeye çalışırsak, 1.si, yukarıda bahsettiğimiz askeri kanatta değil hanedan kanadında doğmuş olacaktı. Hanedanın verdiği eğitimi, geleneği alacaktı. İnsan kişiliğini oluşturan insanın yaşadığı ortam ve hayat olduğunu göz önünde bulundurursak. Eğer bir padişah olsaydı, tutup da bir cumhuriyet yönetimi kurmaya kalkışacağını düşünmüyorum, ama kişiliğindeki yenilikçi ruhun o zaman da var olacağını varsayar isek tabiî ki de bir padişah olarak devleti kalkındarmak için gerekli yenilikleri yapmaya çalışacaktı. Ve 19.yy padişahlarının karşılaştığı iç problemlerle karşılaşıp, bu problemleri yok etmeye çalışacak belki bu sefer tıpkı onlar gibi zaman zaman askeriyeye, zaman zaman zaman ulemaya zaman zaman âyanlara karşı mücadele edecekti. Ama kaçınılmaz bir gerçek var ki, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını engelleyemeyecekti. Osmanlının son padişahı da olsa, sondan 3. Padişahı da olsa bu mümkün değil, çünkü dönem farklı bir dönem, dünyada bir yangın çıkmış, hem de sizin topraklarınızda ve siz şimdi gelmiş bir adamın tek başına bu yangını söndürebileceğini düşünmek istiyorsunuz ki böyle bir şey yok, eğer bu bir insan gücü ile engellenebilseydi bu işi yapabilecek kişi Sultan II. Abdülhamit’ti. Çok güçlü, çok büyük bir isimdi. Ancak devletin parçalanmasına karşı koyamadı, tahttan indirilmeseydi de karşı koyamazdı sadece parçalanma zamanını geciktirirdi. Yani tarihi süreç, olaylar dünya dinamikleri bazen ve hatta çoğu zaman kişilerin önüne geçiyor, bu şahıs ne denli önemli bir isim olursa olsun hızla akan bir nehirde ters gidemezsiniz. bir son gelecekse gelecektir, bir dönüşüm yaşanacaksa yaşanacaktır. Ve Osmanlı Devleti de dünya ile birlikte o büyük değişime kapılmıştı, şimdi siz gelmiş bir adamın, tüm dünyanın kapıldığı önüne Osmanlıyı da kattığı bir yangını, değişimi durdurmasını bekliyorsunuz. Böyle bir şey mümkün değil.


Etiketler: 0 yorum | edit post
Aslan
Gül Ve Avcı Kitabının Yazarı Asude İle Yaptığımız Röportaj

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Asude Hanım.İlk kitabınız ile inanılmaz bir çıkış ve başarı elde ettiniz.Bu başarınızın her yeni kitabınızda artacak süreceğine yürekten inanıyorum.Şimdi sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;

-Kitap yazım sürecinizden bahseder misiniz biraz ? Nasıl gelişti 'Gül ve Avcı' kitabınız ?

Dönüp bakınca öncelikle nasıl yazdım diyorum. Oysa o “nasıl” kısmı hâlâ capcanlı belleğimde. İlk anda kitap yazmanın zorluğuna dair birkaç şey söylemek istedim ama sanırım bunu zaten herkes biliyor ya da tahmin edebiliyordur. İçimizden konuşmak, içimizden yaşamak, hissetmek içimizden… bunlar nispeten daha kolay ama iş yazıya dökmeye gelince bir panik baş gösterdi bende. Kafamın içinde kelimeler, karakterler, sahneler hatta finalden cümleler bile dönüp durdu ama bir düzen içinde hakkıyla yerine getirmeye çalışmanın sancısı bir müddet daha sürdü. Sonra, bana göre sihirli bir şekilde yazıya dönüştü ama, o metinler çok kez değişti. Öyle ki, bazen aynı satırı beş defa okudum. İşin gelişme süreci kitap bitene kadar devam etti. Gül ve Avcı elime ulaştığında, sanırım ilk o an “işte bitti” diyebildim.

-Kitabınıza ilham olan kitaplar ve yazarlar var mıydı ?

İlham olarak, hissettiklerime öncelik veriyorum ama “yaşam” başlı başına bir ilham kaynağı zaten. Okuduklarımızdan, gördüklerimizden, dokunmasak bile uzağından izlediklerimizden ilham alıyoruz. Sadece yazma alanında değil yaşamakta da ilham bence önemli bir yerde… Bana bu yazma alanında ilham olan kitaplar ise bir değil yüz değil. Okuduğum tüm kitapların; -akademik, bilimsel, otobiyografik kitaplar dahil- ilham olduğuna inanıyorum ama sanırım en büyük payeyi Klasiklere, dolayısıyla klasik edebiyatın büyük üstatlarına verebilirim.

-'Gül ve Avcı' kitabınızın film veya diziye uyarlanmasına bakış açınız ne yönde olurdu?

Bir gün böyle bir şey olur ve ben, film setinin bir köşesinde karakterimi canlı canlı izleyebilirsem sanırım o gün hayatımın en eşsiz günlerinden biri daha olur. Evelyn’in sevdiği adama sarılışını, ona olan o derin aşkını, dönem kıyafeti içindeki halini, Albert’i kollarında tuttuğunu görür, sonra Julian’ın, tasvir edişime uygun olarak Yüzyıllardan kalma o malikanenin kadim merdivenlerinden inerken duyulan adım seslerini bu fani kulaklarımla işitirsem gerçekten çok mutlu olurum. Hatta öyle ki, tüm filmin, tüm seansları boyunca patlamış mısırları da izleyicilere ben ısmarlarım.

-Yazarlığınız dışında bir soru sormak istiyorum size, Müzik ile aranız nasıl ? Ne tür müzikler dinlersiniz ?

Müzik ile aramızda seviyesiz bir ilişki var. Bu konuda tek bir türde duramadığım ve her türden bazı şarkıları severek dinlediğim için, müzik zevki olarak düz bir çizgiden bahsedemiyorum. Türlerden ziyade kişileri ve grupları seviyorum. Yeri geliyor yirmi yıl önceki arabesk bir şarkıyla, özgün müzikle hüzünleniyor, yeri geliyor heavy metal gruplarıyla kulağımı sağır edebiliyorum. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar dinlerim dediğim kişiler ve gruplar var: Feridun Düzağaç, Fikret Kızılok, Teoman, Hurts, The Cure ve artık olmayanlardan Queen, Michael Jackson, Ahmet Kaya… Tabii Kore ve Japon müziklerini özellikle film OST’lerini de ailecek severek dinlerim.

-İlk kitabınız basıldığında o an neler hissettiniz, neler düşündünüz?

Kalbimdeki çarpıntıyı hatırlıyorum. Böyle gümrah ırmaklar gibi coşkulu ve durmaksızın. İşin zor kısmını atlatınca kitaba dokunmak sahiden bir nefes gibi geliyor. Değiyor hani o ayların sancısına. Bir kitap beni sonsuz bir mutluluğa sürüklediyse birden fazlasının vereceği o his için bir sürü sıkıntı çekebilirmişim gibi geliyor. Klişe olacak ama ‘dünyaya bir eser bırakma’ fikri sahiden büyük bir sevinç kaynağı. Ben de ilk kitabımdan sonra bu fikrin mucidini sevgiyle yâd ettim. Bu his öylesine güzel ki, benden başka kimse okumasa ve orada öylece, tozlu raflarda kalsa bile emeğimin vücut bulması, bireysel ve toplumsal varoluşuma bir milat olarak yazıldı. Nice kitaplara inşallah.

-Birkaç gün sonra İstanbul Kitap fuarına katılacaksınız, heyecanlı mısınız okurlarınız ile buluşacağınız için ?

Heyecan, şu an yaşadığım hissiyatı anlatmak için yetersiz bir duygu olur. Beni okuyan insanlara okurdan önce arkadaş, dost gözüyle bakıyorum ve bu yüzden dostlarla buluşacak, yüz yüze gelecek olmanın heyecanı tarifsiz... Fırından yeni çıkmış, tazecik simit, demli bir çayı nasıl beklerse öyle hasretle, öyle şevkle bekliyorum.

-Kitabınızın kapak tasarımı tamamen size mi ait, yoksa yayıneviniz ile ortak çalışmanız mıydı?

 Kapak fotoğrafı benim tercihim oldu. Kitap çıkmaya yakın birkaç arkadaşla hummalı bir çalışmaya başlamış ve binlerce fotoğraf elemiştik. Kapak görselini bir dostum tavsiye etti ve görür görmez tabiri caizse vuruldum. Ancak o görseli mükemmel bir kapağa çeviren yayınevinin, dolayısıyla sevgili Duygu’nın muhteşem zevkidir. Toprak altındaki elmas nasıl ki işlendiğinde pırlanta oluyorsa bu fotoğraf da usta ellerde işlenince muhteşem bir kapak oldu.

-Kitap yazarı Asude'nin , yazarlık dışındaki yönlerinden biraz bahseder misiniz bize? Mesela neleri çok sever, neleri sevmez?

İnternette araştırma yapmayı çok seviyorum. Bir sayfa başka bir sayfayı, bir sekme yeni bir sekmeyi açarken kendimi bir anda 15. yüzyılda, ya da uzaydaki bir gizemi okurken buluyorum. Sözlüklerde ve sanal ansiklopedilerde gezinmek saatlerimi almaya gidecek kadar uzuyor bazen. İskandinav sinemasını, Uzakdoğu dizilerini, biyografik belgeselleri, çılgın insanları, komik çocukları, yaşlıları, karpuzu, dondurma kutusundaki sarmayı, dakika gönderen GSM şirketimi, o gemiyi bekleyen İsmail abiyi, önde oturduğum halde para uzatmamı istemeyen dolmuş müşterilerini, inatçı lekeleri çözen domestosu, kulağa güzel gelen müzikleri, tüm ailemi, itfaiye arabasını benden çok seven yeğenimi… sonra kitapları, ille de kitapları çok seviyorum. Sevmediklerimi saymayayım ama tek bir cümle kurabilirim bununla ilgili: “Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan zor” diyen Einstein’ın bu özlü sözünü çiğneyen insanları sevmiyorum. Ön yargılar kötüdür, yıkın gitsin diyerek bir de sosyal mesaj vereyim.


-Peki bundan sonra ne tür kitaplar yazmayı planlıyorsunuz. İlk kitabınız İngiliz tarihi romanıydı, bu alanda mı gideceksiniz?

Hayır. Bu türde, yani historical denilen türde okumayı ve yazmayı çok seviyorum ancak sonraki kitaplarım bizden karakterler, bizden yaşantılar içerecek. İlk kitabımın Gül ve Avcı olması kişisel, belki de duygusal bir tercihti. En başından beri karakterleri tasarlamış ve facebooktaki sayfamda online olarak yayınlamayı düşünmüştüm ancak sonra neden kitap olmasın dedim. Çünkü kurguyu kitap olmaya fazlasıyla layık bulmuştum. Güzel de oldu bence. Bu türde okumayı seven biri olarak okunacaklar arasına kendi yazdığım bir kitap da girmiş oldu Ancak ikinci kitabımdan itibaren yeni bir seriye başlıyorum. Sanırım buna Pabuç Serisi diyebiliriz. İlk kitabı Pabucumun Ajanı da yeni yılda çıkacak. Chick-lit türündeki bu kitap; ülkemizin tüm gelenek göreneklerini, bize has özelliklerimizi, yurdumuzun o uçsuz bucaksız işlenmeye değer kültürünü, sokakta gördüğümüz, belki de çok yakın arkadaşımız olacak kadar bizden, orta direk sınıfına dahil, çılgın bir kadın karakterin ağzından komik bir şekilde anlatmayı seçtiğim romantik bir komedi olacak. Sonrası ise yine bu türde gelecek diye umuyorum.

-Ve Son sorum Asude Hanım..Gül ve Avcı kitabınız çok tutuldu,çok beğenildi.Yeni kitaplarınız için bir baskı oluşturuyor mu başarı sizin üzerinizde ?

Teşekkür ederim öncelikle. Umarım Gül ve Avcı okuyanların zihninde güzel anılar bırakmıştır. Gelen bildirimler şahane ancak bu bende baskıya değil daha çok şevke yol açıyor. Motivasyon için beğenilmek kuvvetli bir dürtü. Gül ve Avcı bana bu imkanı verdi ve yeni kitaplarım için kollarımı sıvamam gerektiğini düşünüyorum. İlk yazdıklarımla, ilk kitabımı kıyaslayınca mevcut grafik çizgimden memnumum. Yazmak ise bu çizgiyi daha da yükseltecek benim açımdan. Yazdıkça hatalarım veya eksikliklerim daha da azalacak. Bu yüzden baskıdan ziyade bir motive oluyor bana Gül ve Avcı.

Aslan
Şair Nur Pembeci İle Yaptığımız Söyleşimiz

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Nur Hanım.Sizin hergeçen gün yazarlığınıza katarak ilerleyeceğinize ve Türkiye'nin en değerli yazarları içerisinde olacağınıza eminim .Sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;



-Öncelikle merak ettiğim bir soru ile başlamak istiyorum Şiir kitabınızın ismi neden 'Yirmi Yedi' ?
Yirmi yedi hayatımda birkaç önemli olayın ortak tarihidir. hayatımı değiştiren olaylar. örneğin biri kardeşimin doğum günü ikincisi babamın ölüm günü vs.. şiir çok iyinin ve çok kötünün birikiminden oluştuğu için tarih de şiir biriktirmemde çok rol oynadı ve ismini de bu yüzden yirmi yedi seçtim. 

-Cezmi Ersöz bir yazısında sizden 'Hata yapmaktan çekinmeyen bir şair' diye bahsetmiş,Sahi kendinizi şiirlerinizde hata yapmaktan çekinmeyen biri olarak mı tanımlarsınız ?
İlk kitabım ilk oluşumum kendimi dışa ilk vurumum dolayısıyla hata yapıyor olmak kaçınılmaz.Hata yapmaktan çekinmiyorum evet ama bunu bilerek de yapmıyorum ben yüreğimi ortaya koydum ve ifade şeklimde mutlaka hatalar olacaktır, bunun iyi şairler tarafından söylenmesi benim için güzel bir duygu çünkü hatayı bilmezsek doğruyu bulamayız.  

-Şiirlerin sizin hayatınızdaki yeri ve önemi nedir ?
 Şiir günümün ve hayatımın çok büyük kısmında.Ezberimdeki şiirler gün içinde çağrışımlarla hem zihnimde döner durur. Hatta çoğu kez duvarlara ya da yakınımdaki arkadaşlara okuyarak hayata mutlaka şiiri bulaştırırım. 


-Yirmi Yedi,Türkiye'de güzel bir çıkış yapan ve bana göre size edebiyatın anahtarlarını veren bir kitaptı,Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz yazarlığa ve şairlik yolculuğunuzu nasıl bir yörüngede devam ettirmeyi planlıyorsunuz ? 
Yirmi yedi hakkındaki düşüncelerin beni çok mutlu etti ve benzer söylemler çok motive ediyor sizden aldığım yetkiyle de yazmaya çalışıyorum.Yirmi yedi oluşurken şiir çalışmak diye bir kavramdan haberim yoktu şiirin çalışılabilir bir şey değil de öyle yürekten koptuğu gibi yazılan -elbette bazı kurallar dahilinde- bir şey olduğunu düşünürdüm. yirmi yedi'den sonra şiiri çalışmak gerektiğini öğrendim ve çalışmayı öğrenmeye çalışıyorum.

-İnsanlar sizi 'Şair ve Yazar Nur Pembeci' olarak tanıyorlar,fakat biz biliyoruz ki siz sosyal sorumluluk projelerinde de yer alan birisiniz.Afyon'da plastik kapak toplama kampanyasını başlatan kişisiniz.Yeniden böyle projelerde yer almayı istiyor musunuz ve şu an devam ettirdiğiniz farklı projeleriniz var mı ? 
Sosyal sorumluluk projelerini çok önemsiyorum, plastik kapak kampanyası için ciddi anlamda koşuşturdum geri dönüşüm firmaları ve belediyeyi hareketlendirdim ancak sonrasında nasıl olduysa proje dışı kaldım şu an sadece bireysel olarak okullarda işletmelerde vs.. kampanyayı duymamış insanları firmaya ve belediyeye yönlendirmeye çalışıyorum. proje dışına itilmeme üzüldüm çünkü koşturacak gücüm ve inancım vardı sadece plastik kapak kampanyası için değil pek çok sosyal sorumluluk projesine koşturacak gücüm zamanım ve inancım var fakat değerlendirmemiş olmaları bana kendimi işe yaramaz hissettirdi.

-Kurgusal bir roman yazmayı düşünüyor musunuz? 
Roman yazmayı düşündüm ancak roman çok fazla birikim ve zaman istiyor. o kadar donanıma henüz sahip değilim daha çooook okumam yazmam lazım ki roman için uzun cümleler kurabileyim şiir daha serbest ancak roman disiplinli bir iş henüz yolun başındayım diye düşünüyorum.

-Ve son soruma geçiyorum Nur Hanım, kimi Yazarlar ve Şairler eserlerinin kaynağı olarak ilhamı gösterirler.Sizin de ilham aldığınız kişiler veya anlar var mıdır ? Şayet varsa bunları öğrenebilir miyiz ? 
İlham aldığım kişiler elbette var şiirlerini okuduğumda keşke ben yazsaydım bu şiiri dediğim çok olur Attila İlhan, Ahmet Telli, Cemal Süreyya, Turgut Uyar ve Yılmaz Odabaşı çok okuduğum çok öykündüğüm isimlerdir. İlham aldığım an konusuna gelirsek de bir şeyden çok etkilenirim ama şiiri hemen o an çıkmaz bir süre birikir benzer olaylar yaşarım biriktikçe kendini yazdırmaya başlar.Çok mutsuzum çok üzüldüm deyip şiir yazmışlığım olmadı. mutsuzluk anlamında en dibe vurduğum günler kalemi kağıda yakınlaştırır ve şiir kendini yazdırır.. 

 
 
Aslan
Duygu Özlem Yücel İle Gerçekleştirdiğimiz Röportaj

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Duygu Hanım.Kitaplarınızda yakaladığınız başarılı ivmeden ötürü sizi tebrik ederim.Şimdi sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum;


-Her iki kitabınızda Aşk teması üzerinden yazılmış kitaplardı,yeni kitaplarınızda sizi daha farklı temalar üzerinde görebilecek miyiz ?

Aslında 3 kitabım desek daha doğru olur fakat son kitabım Her Son Bir Başlangıçtır'da aşk teması dışında, hayatla, aileyle, insan ilişkileriyle ve yüzleşmemiz gereken şeylerin bize getirdikleriyle ilgili daha insani noktalar da var.
Ama sanırım her zaman hayattan yazmaya devam edeceğim ve hayatta aşk olduğu sürece aşktan da...


-Aşk kitapları yazan bi yazar olarak siz Aşkı nasıl tanımlarsınız?
Aşka sadece karşı cinse duyulan bir his olarak bakmıyorum aslında. Genel anlamıyla sevgiye nefret, siyaha beyaz, geceye gündüz, dişiye erkek, eksiye artı gibi her şey zıttıyla ve çift yaratılmış...Bir düşünsenize bir tek aşk denilen şeyin karşısına bir şey konmamış. Öyle biricik, öyle kendine has ki...





-Kitaplarınızdaki kapak tasarımları çok marjinal,buna siz mi karar veriyorsunuz yoksa yayıneviniz ile ortak çalışmanız mı ?
İlk fikri çıkardığımda yayınevime bunu kabul ettirir miyim endişesi taşıyordum fakat sonrasında yayınevimin de desteğiyle, kapak anlamında çok güzel işlere imza atar olduk.
-Roman yazım sürecinde hiç duraksadığınız-yazamadığınız oluyor mu ? Eğer oluyorsa o zaman dilimlerinde neler yapıyorsunuz ?
Tabii ki araya ihtiyacım olan ya da yazmam gereken kurguda tıkandığım anlar yaşıyorum. Yaptığım şey ise beklemek oluyor. İyi bir fikrin size gelmesi için beyninizi strese sokmadan, farklı uğraşlarla dağıtarak beklemeniz yeterli.





-Siz bir Aşk Roman yazarı olarak,karşıt görüşte olan kitapları ve yazarları okur musunuz,Yani aşka inanmayan kitaplar ve yazarlar ?
Karşıt görüşte derken?
Aşkla ilgili bir çok yazar okudum ama tam olarak aşka inanmadığını söyleyen ve kurgusunda bunu sıklıkla kullananına rastlamadım. Eğer varsa da seve seve okumak isterim. Zıtlıklardan beslenmek gibisi var mı?

-Şu sıralar okuduğunuz-takip ettiğiniz yazarlar ve kitaplar var mı ?
Son dönemde diliyle, aklıyla, yaşadıkları ve deneyimleriyle beni büyülediği için Zeynep Oral'ın tüm kitaplarını okumaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra son günlerdeki yabancı yazar keşfim ise Jojo Moyes...



-Ve son sorum Duygu Hanım..Sizin gibi başarılı bir Aşk Roman Yazarı olmanın sırrı nedir?Nasıl bu kadar etkileyici Aşk kitapları yazabiliyorsunuz ?
Sanırım bunun bir formülü yok. Tek bildiğim içine sinmeyen ya da hissedemediğim tek bir kelime dahi romanıma yazmadığım.
Karakterler sanki yaşıyormuş gibi yaşattıklarını bana da hissettirmeli. Samimiyet sizden okuyucuya geçen en güzel şey.
Aslan
  Ephesus Yayınlarından,Fatma Erdek İle Gerçekleştirdiğimiz Röportaj

Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim Fatma Hanım.Kitabınızdaki başarınızı yeni kitaplarınızda da devam ettireceğinize şüphesiz eminim.Sizin de müsaadenizle sorularıma geçmek istiyorum ;


-Melekler Zamanı,Bana göre güzel bir başarı elde etti.Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz,Yazarlık yolculunuğuzu nasıl bir yörüngede devam ettirmeyi planlıyorsunuz? 
Melekler Zamanı’nın başarısı yazarına büyük bir sorumluluk yükledi. Çıta ilk romanda bir hayli yükseldi. İkinci romanda okurun karşısına, kılı kırk yaran bir özenle çıkmak istiyorum. Şu an için düşündüğüm tek şey bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirebilmektir. Daha iyisi, daha güzeli… Sanırım yazarlık yolculuğumu hep bu yörüngede sürdüreceğim.
-Kitaplarınızı özel anlarınızda mı yazarsınız? Yani kimi yazarların belirttiği gibi 'ilham' geldiğinde mi yazarsınız,yoksa 'istediğimde yazabilirim' diyenlerden misiniz?
 Keşke yazmaya ayırabileceğim özel zamanlarım olsa… Ne yazık ki benim yazım sürecim biraz sıradışı. Mesleğim, evim, evliliğim, anneliğim, sorumluluklarım var. Günlük rutinimi eksiksiz olarak gerçekleştirdikten sonra yazabiliyorum ancak. “İlham geldiğinde mi yazarım yoksa istediğimde mi yazarım?” sorusuna şöyle yanıt verebilirim: İlham zaten her daim var ancak ben vakit bulduğumda yazarım.
-Edebiyat dünyasında kendinize yakın hissettiğiniz kitaplar veya yazarlara kimleri örnek gösterebilirsiniz ? 
Kendime yakın hissettiğim kitaplar ya da yazarlar olarak bir liste veremem. Ancak okumaktan keyif aldığım, imrendiğim, gıpta ettiğim kitaplar ve yazarlar var elbette. Ancak bu liste öylesine uzundur ki…


 
-Melekler Zamanı,kitabınızı 'Kalfalık Dönemimin son romanı ve aynı zamanda ustalık dönemimin ilk romanı' olarak nitelendirmişsiniz,bunu biraz daha açabilir misiniz ? 
Aslında durum şu: Melekler Zamanı bittiğinde “bu kalfalık dönemimin son romanı olsun” demiştim kendime. Ondan sonra yazacağımı değerlendirilmesi için yayınevlerine yollayacaktım. Ancak plan değişti, Melekler Zamanı’nı yolladım ve kabul edildi. Böylece Ustalık dönemi ilk romanı oldu sürpriz bir şekilde. Buradaki “ustalık” ifadesi sadece basılı ilk kitabım olması sebebiyledir. Zira bunu ölçüp tartmak yazarın değil, okurun iradesidir.
-Kitaplarınızdaki kahramanları yazarken kendinizden özellikler katıyor musunuz?
Kitaplarda hayali karakterlere önce bir fiziki yapı biçiyor, ardından -eğer becerebilirseniz- karaktere ruh veriyorsunuz. Bunu yaparken, kendinizden, çevrenizden, yanınızdan, yörenizden faydalanıyorsunuz elbette. Ben olsam ne düşünürdüm? O olsa ne hissederdi? Şu olsa nasıl davranırdı? Bütün bu soru ve yanıtların, karakterlere gerçekçi ruhlar kazandırdığını düşünüyorum.
- İnsanlar arasında 'isimler karakterleri yansıtır' inanışı vardır.Siz de bu doğrultuda mı karakterlerinize isim veriyorsunuz yoksa isimlerin kulağa hoş gelmesi sizin için yeterli midir ?
 İsim benim romanlarımda çok önemlidir. İsimleri yaratmadan önce karakterlerimi yaratırım. Sonra o karakterleri ete kemiğe büründürürüm hayal dünyamda. Ruhunu da katarım harcına. En son olarak da ismi kendiliğinden gelir oturur zihnime. Şöyle de diyebilirim: Karakterlerim tanıdığım birilerinin fotoğrafları gibi karşımda dizilirler, ben de onlara bakıp yakışan isimleri veririm.
-Ve son sorum Fatma Hanım,Kitaplarınız çok özel ve çok etkileyici ve böyle kitaplar çok yok. Okuyucu etkilemenin sırrı nedir ? 
Öncelikle nezaketiniz için çok teşekkür ederim. Romanlarım hakkında “çok özel ve çok etkileyici” değerlendirmesi beni son derece mutlu etti.
Melekler Zamanı fazlasıyla duygusal ve hatta hüzünlü bir romandır. Yazarken “yazıyor musun yoksa yaşıyor musun?” sorularına maruz kalmışlığım vardır. Çünkü yarattığım Yusuf karakteri, beni derinden etkilemiştir. Yazma sürecinde zihnimden çok, yüreğimdeydi, evimdeydi. Sözün özü: Melekler Zamanı okuru etkiledi ise bunun sırrı yazarını da etkilemiş olmasındadır. Bir romanın hissiyatla okunabilmesi için yazarının da hissiyatla yazması gerekir.
Selam ve sevgilerimle…