Aslan
 Önce şöyle bi geriye yaslanıyoruz,alttaki yazıya tıklayıp güzel bi şarkı açıyoruz..(Şu sıralar akşam olduğunda mağazada en çok çaldığımız şarkı)

Samistal







 İnsan hayatının en derin sırlarından biridir,kader.İslamın şartları arasında gösterilir,bana göre de doğrudur.Tek bir farkla doğrudur,'Kaderim buymuş' demek ile değil 'Kaderimin yoluna kendim adım attım' diyerek,dersek doğrudur.

Kader'e takılı kaldığım süre boyunca çok farklı sorular,cevaplar buldum.Alimleri dinledim,kaderci arkadaşımın sözlerini hatırladım.Hepsinin de hakkaniyeti olan noktalar vardı fakat hep bir şeyler eksikti,belki onların da farkında olmadığı noktalar.

Yıllarca geriye gittim,Lise 2 de sözel de okurken,okul birincisi olduğum günlere.Edebiyat hocalarım sözel'de devam etmelisin,derlerken,ailem 'sözel'de iyisin sayısalın zayıf,eşit ağırlığa geçme'dediği günlere.İnat ettim,eşit ağırlığa geçtim,kamu yönetimi dedim,kazandım ve bitirme noktasına geldim.Şu son birkaç güne kadar bu bir başarıydı benim için,şimdi ise daha farklı bakıyorum olaya.Kaderimi kendi ellerimle değiştirdiğimi görüyorum.O dönemde sözel'de devam etseydim,şu anda muhtemelen Türk dili ve Edebiyatı mezunuydum,muhtemelen yüksek lisansı tamamlamış,ya üniversitede ya özel bir kurumda eğitmen olarak devam ediyordum.Ve bundan daha önemlisi 6 senelik edebiyat eğitiminin bana kattıklarıyla muhtemelen şu anda ilk değil 3.eser çalışması üzerindeydim.İşin daha da garibi kaderinizi değiştirseniz dahi değiştiremediğiniz husus gene gelip sizi buluyor ,şu anda Türk dili ve edebiyatı öğrencisiyim..

Kaderin ne olduğunu artık bilmek,herkesin bildiğinin dışında saf yani en temiz haliyle Allah'dan geldiği gibiki haliyle bilmek inanılmaz bir güven katıyor insana.Ruhumun dinlendiğini hissediyorum.

"Kader,bir ölçüdür.Başarılı insanların aklına kader gelmez,başarısız insanlara bakın direk kader derler.Allah der ki 'Yarattığımız her şeyi bir kadere göre yaratmışızdır.'yani bir ölçüye göre yaratmışızdır.Kader ölçüdür.Allah-ü Teala'nın koyduğu ölçüdür.Mesela namaz kılmanın bir ölçüsü vardır,Namaz iki rekatlık ise iki rekat,dört rekat ise dört rekat.Sen dört rekatlık namazı üç,üç olarak kılsan namazı doğru kılmış olur musun ?Ölçüsünü sen koyamazsın.Allah'ın koyduğu ölçüye göre hareket etmektir,kader.Her şeye bir ölçü koymuştur Allah.O ölçüye uyarsan başarılı olursun,uymazsan başarılı olmazsın."

 Üstteki paragraftaki cümleler elbette bana ait değil.Daha da fazlası olan bu sözlerin bir kısmını buraya ekledim.Benim içimdeki Kader sorularını yeterince yanıtlamaya yetti,Çünkü;kaderin hayatımızdaki her şeyi belirlediğini artık kabul ediyorum.

 Size uzatılan yardım elini tutmuyorsanız,neden denizde boğuldum demeniz doğru gelmiyor.Sizde olanların güzelliğini göremeyip,başka şeylerdeki güzelliklerin peşindeyseniz,gittiğiniz yerde de mutluluğa erişemezsiniz.Yürekten gelmiyorsa sözleriniz,karşınızdakinin yüreğine dokunmayı bekleyemezsiniz.

 Çalıştığım iş yerinden muhtemelen ağustos ayında ayrılıyorum,,Yarım kalan bir işimi bitirmek istiyorum,bunun içinse kaderimde farklı bir adım atmayı şimdiden göze alıyorum.Allah da muvaffak eder inşaallah.

 Şimdi sıra sizde.Kader'e inanıyor musunuz ? İnanıyorsanız,kader ölçüsünü keşfetmeye,hayatınızı gözden geçirmeye,yaşanabilirken bazı şeyler yaşamaya,hissetmeye,hayatı anılarla doldurmaya var mısınız ? ...


Etiketler: 0 yorum | edit post
Aslan
Orhan Kemal'in kitaplarını ne zaman okusam kızıyorum,geriliyorum,seviniyorum.Sizin gördüğünüz gerçekleri gören,hayata sizin baktığınız pencereden bakabilen insanları görmek,tanımak güzel his.Orhan Kemal'de tanıdığım bunca yazar arasında dünyayı realist pencereden bakan yazarlardan birisiydi.
















   Grange ise çok övülen,kimilerince anlaşılamadığı için 'itici' veyahut 'iğrenç' diye addedilen yazarlardan biridir.Fakat okuduğum son kitabından sonra 'Taş Meclisi' Grange'da Orhan Kemal ile aynı saftadır benim için.Çünkü;dünyayı ne toz pembe görüyor,ne de aşırı gerçekçi.Her şey berrak,olması gerektiği gibi,olduğu gibi.











 Bu tarz kitaplarda,yazar insanlara farklı bir dünyanın gerçeklerini gözler önüne serer,sonra da kitabı hayalperest bir şekilde sonlandırır.Türkiye'de pek çok kitaba yapılan 'iyi başladı,kötü bitti' yorumu buradan gelir,yazarın net olarak anlaşılamamasından kaynaklıdır.Oysa her şeyde bu kadar ciddiyet aramaktansa,salt mesaja odaklansak daha doğru,daha elit bir anlayış olurdu..


Aslan
Mümin Sekman,Türkiye'de yaşayarak tanık olduğum en iyi kişisel 'Kariyer' gelişim uzmanı.Daha öncesinde okuduğum kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da muazzam bir araştırma,emek sarf etmiş.





  Hayat Bilgesi,şu soruyu baz almış.'Şu hayatı nasıl yaşamalı?' , pek çok insan yaşadığı hayattan daha fazlasını istiyor,daha fazlasını hak ettiğine inanıyor.Kısmen haklılar da.. Fakat istemek ne yazık ki hiçbir şey ifade etmiyor artık.İnsanlar için uydurulmuş yalanlardan biridir 'İnanmak,başarmanın yarısıdır' diye.. İnanın elbet,ama inancınızın yanına çalışmayı,sevgiyi,emeği katmadığınızda herhangi bir geri dönüş ne yazık ki alamazsınız,hayatın çalışma sistemi bu alışverişi kabul etmiyor.



Kişisel gelişim kitaplarının pek çoğunun ortak amacı,sizi daha iyiye taşımak değil,sizi olduğunuz yerden yukarıya çıkabileceğinize inandırmak,daha sonra da daha ilk denemenizin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından sizi bulunduğunuz konumdan daha yukarıya çıkamayacağınız psikolojisine hapsetmektir.


Sizlerden aldığım ve çok hoşuma giden geri dönüş maillerinden pek çoğunda şu cümle ile karşılaşıyorum 'Eleştirileriniz yerinde ve güzel fakat peki ya olmaması gereken buysa olması gereken ne?' ve kesinlikle haklı buluyorum bu cümleleri.O yüzden kişisel gelişim kitaplarına getirdiğimiz eleştirinin sebebine ve bu kitapların okunmasına neden olan bir kaç ana temel noktaya değinelim.

Şayet;iş hayatınızda yükselmek,başarınızı arttırmak ya da başarısızlığınızı başarıya dönüştürmek istiyorsanız bilin ki sizi çok zorlu bir yol bekliyor.Bu yolda ilk soru şu;yaptığınız işi seviyor musunuz? Cevabınız hayır ise işinizi sevmenin yollarını bulun.Cevabınız evet işimi seviyorum ise o halde sevginize çok ama çok çalışmayı katın.Buraya dikkat çekmek istiyorum,artık günümüzde çalışmak yetmiyor,çok çalışmanız gerek.Karşıma geçip 'çalıştım ama olmadı,nasip' diyenlere iki soru soruyorum kendilerine sormalarını istediğim;
1-Gerçekten sistemli ve düzenli bir şekilde çalıştın mı ?
2-Şimdi elini yüreğine koy ve gerçekten ama gerçekten herkesten çok çalıştın mı ? 
...

Bir diğer genel geçer konu ise tabi ülkemizin baş belası husus olan 'Aşk'.. Her gün şarkılarla,dizilerle ve filmlerle sürekli bize dikte edilen bu unsur herkesin yaşamak istediği,yaşayanların mutlu olamadığı,mutlu olanların işin sırrını bildikleri hisler aynası.
Şayet;birini her ne sebeple ya da her ne amaçla istiyor olursanız olun,onu iki şeyi yaparak elde edebilirsiniz.Bu kişi erkek ya da kadın olabilir.Her ne sebeple olursa olsun bu kişiyi istiyorsanız her şartta şunu unutmamanız gerekir ,onu isteyen sizsiniz.Karşınızdaki her ne yaparsa yapsın olumsuz anlamda, bu şartı unutmayın yeter,henüz o sizi,sizin onu istediğiniz gibi/kadar istemiyor.Bu gerçeği kabulleniyorsanız,bu gerçeği sürekli kendinize hatırlatmayı başarabiliyorsanız azminiz sizi ona her daim yaklaştırır.
Bir diğer önemli husus ise şudur;ilgi.İstediğiniz kişiyi elde etmenin,dünya var olduğundan beri değişmeyen tek kuralıdır bu.İlgi göstermek.Fakat ilgi göstermek denildiğinde karşınızdakini sıkmak,boğmak,her şeyine karışmak sanıyorsanız öncelikle bu kelimenin nesnel ve öznel hissiyatı kavramlarını keşfedin.
Ve elbette istediğinizi,istediğiniz işi,kişiyi elde etmenin en yegane İlahi kanunu ise o kişiyi sevmektir.Niyetiniz ve arzunuz her ne olursa olsun,yüreğinizde o kişinin sevgisi daim olsun.

..

Son zamanlardaki birkaç melankolik yazıdan sonra zannediyorum böylesine-azim ve realist- bir yazı isabet olurdu,yeni konularda ve kitaplarda görüşmek üzere, Sevgiyle kalın..



Aslan
 
Sevgili





En Sevgili





Ey Sevgili



                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           



        Uzatma dünya sürgünümü benim

        Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır




      Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

     Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır





Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır






O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır






Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır





Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır







Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır


Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır






Sevgili

En sevgili


Ey sevgili





....




Aslan

"Efendiler; hepiniz milletvekili olabilirsiniz; bakan olabilirsiniz; dahası, Cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Ama sanatçı olamazsınız". (11 Nisan 1930)


  Bu sözü oldum olası çok sevdim.Bu hayatta hepimiz olmak istediğimiz yere gelebiliriz,inanırsak,sevgiyle,coşkuyla istersek ve çok ama çok çalışırsak.Ama biliriz ki hepimizin muhakkak isteyip de sahip olamayacağı bazı şeyler vardır.Atatürk'ün bu sözünü de işte bu yüzden seviyorum.Olamayacağım şeyi bana hatırlattığı için,Senden olan,yüreğini verdiğin kadından dünyaya gelen bir bebeğin babası olmanın onuruna sahip olamayacağımı bildiğim için.




      O yüzden etkilenirim,yaşanması mümkünken yaşanamayanları gördükçe.İnsanların özel mutluluklara sahip olma fırsatına sahipken hayatın,dünyadaki kötülerin ve kötülüğün engeliyle karşılaştıkları için,zulüm altında ezildikleri için,canlarını verdikleri için.Bu yüzden aşağıdaki mektubu bir babaya yazdıranların kararttıkları dünyayı bir gün gelir birileri yeniden aydınlığa çevirir.

“Sevgili kızım ve değerli öğretmenim…
Sana elveda demiyorum bilakis yarın görüşmek üzere. Başı dik tuğyana isyan ederek yaşadın. Tüm engelleri reddederek hürriyete sınırsızca aşık oldun. Bu ümmet, uygarlıkta hak ettiği yeri alabilsin diye onu yeniden diriltmek ve inşa etmek için sessizce yeni ufuklar arıyordun. Akranlarının uğraştığı işlerle meşgul olmadın. Her zaman derslerinde birinci olmana rağmen öğrenmeye olan açlığın dinmedi.
Bu kısa hayatta sohbetine doyamadım. Vaktim, mutlu olacak ve eğlenecek kadar geniş değildi. Rabiatul Adeviyye’de son kez bir araya geldiğimizde, “Sen bizimle olduğunda bile bizden ayrısın” diyerek bana olan sitemini dile getirmiştin. Ben de sana, “Bu hayat birbirimize doyacak kadar geniş değil. Birbirimize doyalım diye Allah’tan cennetinde bize bu sohbeti vermesini temenni ediyorum” demiştim.



Sen şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir güzellikteydin. Yanıma sessizce oturduğunda sana, “Bu gece senin düğün gecen mi” diye sordum. Sen de “Düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak” demiştin. Çarşamba günü, öğlen vakti şehit olduğun haberi bana ulaştığında, senin rüyamda bana ne demek istediğini anlamış oldum. Allah’tan seni şehit olarak kabul etmesini niyaz ettim. Ve şehadetin, bizim haklı olduğumuzu ve düşmanımızın da batılın ta kendisi olduğu inancımızı pekiştirdi.
Son vedanda yanında olamamam, son bir kez seni görememem, alnına son bir öpücük konduramamam ve senin cenaze namazını kıldırma şerefine nail olamamam beni derinden üzdü. Beni bunları yapmaktan alıkoyan, ölümden veya karanlık hücerelerden korku değil, uğruna canını verdiğin davayı (devrimin hedeflerine ulaşması) sürdürebilmekti.
Zalimlere karşı başın dik (göğsünü gere gere) direnirken gaddar kurşunlar göğsüne saplandı ve ruhun yüceldi. Ne kadar güzel bir azmin ve terbiye edilmiş bir nefsin vardı. İnanıyorum ki, sen Allah’a verdiğin söze sadakat gösterdin, Allah da sana verdiği söze… Öyle ki, şehadet şerefini bize değil de sana bahşetti.


Son olarak, sevgili kızım ve değerli öğretmenim…
Sana elveda demiyorum bilakis görüşmek üzere.. Buluşmamız, yakında peygamber ve ashabıyla birlikte Havz-ı Kevser’de olacak. Sonsuz kudret ve hükümranlık sahibi Allah’a yakın, O’nun nezdinde değerli ve şerefli bir konumda. Ayrılmamak üzere, birbirimize doyma temennilerimizin gerçekleşeceği bir buluşma…”




   
...........





"Allah'ın rızasıyla sana gelen,Allah'ın rızasıyla senden gider."

                                                                                             
Etiketler: , , 0 yorum | edit post
Aslan
Demet Altınyeleklioğlu, ilk  romanı Moskof Cariye Hürrem ile büyük bir sükse yaratan,haftalarca çok satanlar listesinde yer alan ve daha sonra yayınlanan diğer romanlarıyla da bu çıkışını sürdüren kitapları yurt dışında çevrilen başarılı bir yazar.Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bu güzel röportaja geçmeden evvel ,röportaj teklifimizi kabul ettiği için kendisine buradan bir kez daha sonsuz teşekkürlerimizi sunarız...







-Demet Hanım kısa bir sürede peş peşe yayınlanan romanlarınız ile başarılı bir grafik yakaladınız. Bu başarıyı neye borçlusunuz?

Hayatıma ve kariyerime yeni bir yön verme isteğime. Cesur olmama. Pek çok şeyden fedakarlık ederek disiplinli çalışmaktan ödün vermeme azmine ve tabii okuyucularıma. Onlar olmadan hiçbir şey yapamazdım.  Gerçekten çok çalıştım.  Ve neticede, beş sene gibi kısa bir zamanda övünülecek bir çizgiye geldim sanırım. Dile kolay, beş senede dokuz kitap çıkarmışım. Henüz yayınlamadığım bir romanımı da sayarsak, bir yıla iki kitap düşüyor. Bu zaman zarfında, bir yandan da çok fazla sayıda eseri Türkçe’ye çevirdim tabii.



-Cem Sultan Bozkır Çiçeği son kitabınız. . . Bize biraz yazım sürecinden bahseder misiniz? Ne kadar sürede hazırlandı? Ne gibi süreçlerden geçti?

Cem Sultan’ın araştırması diğerlerine göre bir hayli uzun sürdü. Çünkü Cem’in yaşadığı dönem çok karmaşık bir tarih kesit ve geniş bir coğrafyada geçen bir öykü. Araştırmalarımı tamamladıktan sonra duygusal kurguya ve atmosfer betimlemesine geldi sıra. Tabii fizik denklemi gibi bulguları yerlerine yerleştirince biten bir süreç değil roman yazmak. Kahramanlarınıza ruh verirken yaşadığınız sancılar var. Yine de yazımı araştırmasından daha kısa sürdü diyebilirim. Üstelik araştırmayı iki koldan yapıyoruz. Bu konuda eşimin katkısı inkar edilemez.




-Okurlarınız sizi Türkiye’nin Philippa Gregory’si olarak nitelendiriyor ve Türkiye’de tarihi roman akımının başlatıcısı ve ilk sevdiren yazarsınız. Tarihi roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

Philippa Gregory’den esinlendiğimi her mecrada dile getiren benim. Benzetilmekten de rahatsız değilim elbette. Ama bu benzerlik tarihi kurgu yazmaktan ibaret bence. Üslup ve duygu bağlamında çok farklılıklar var. Aslında her ülkenin bir Philippa Gregory’si mutlaka vardır diye düşünüyorum.
Tarih bugünü değerlendirebilmek, sorgulayabilmek için çok önemli bir araç bence. Tarihle dost olmadan bugünü ileriye taşıyamayız. Benim tarihten çok toplumsal psikolojiyi anlamaya merakım vardı. Bir nevi sosyal antropoloji diyelim. Belki de tarihi bunun için bir araç olarak kullandım, okuyucuların tarihten günümüze projeksiyon yapmasını, ders çıkartmasını istedim.

-Kitapları yabancı dillere çevrilen bir yazar olarak, diğer Türk yazarlarımızın yurtdışına açılamamasının temel eksikliği sizce nedir?

Ne mutlu ki eskisinden çok daha fazla yazarımız artık yurt dışına açılabiliyor. Romanların evrensel değerlerle bezeli olması, belli bir okur kitlesine ulaşması önemli kriterler tabii. Ama bir de bu konuda yazar ajanslığı müessesesinin gerçek katkısına değinmek gerekiyor. İşte mesleğine vakıf, bu işi bilen, profesyonel ajanslar bu noktada devreye giriyor ve eserlerin dünyaya açılmasına yardımcı oluyor. Yazarların profesyonel ve kurumsallaşmış ajanslarla çalışmalarını öneririm.

 
-Cem Sultan,2.Bayezid’in kardeşi ve aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in oğlu… Osmanlı tarihinde hayatı en ilginç Şehzade belki de Cem Sultan. Sizin Cem Sultan’ı seçmenizdeki neden neydi peki?

Dedim ya, tarihi yeniden sorgulamak istiyorum ben. Tarih Cem Sultan’a hain demiş, biz de öylece bellemişiz. Öyle mi gerçekten? Biz karar verelim. Tarihin o noktasında bir durup düşünelim ve verdiğimiz karara göre yolumuza devam edelim. Tarihle de barışalım, Cem Sultan’la da. Böylece daha dik bir duruş sergileriz dünya üzerinde. Bunları düşünerek ilgi duydum Cem’e. Bir de bugüne kadar yazdığım kadın sultanların yetiştirdiği bir şehzadeyi incelemek istedim. Bu noktadan bakıldığında, Cem Sultan romanımda dönemin kadınları da bir hayli resmi geçit yapıyor.



 -Edebiyat dünyasında takip ve takdir ettiğiniz yazarlara-kitaplara kimleri-neleri örnek gösterebilirsiniz?

Ben gördüğüm tahsil gereği İngiliz Edebiyatı hayranıyımdır. Yaptığım çevirilerle de bu hayranlığım iyice pekişti. İngiliz yazarların çok bol kullandığı atmosfer tasvirleri beni inanılmaz biçimde etkiliyor.

-Kitaplarınızın kapak tasarımları Türkiye standartlarının gerçekten üzerinde. Kitabın kapak seçimi noktasında işi kapak tasarımcınıza mı bırakıyorsunuz yoksa sizinde etkileriniz var mı?

Benim fikir alış verişi düzeyinde katkım var. Ayrıca esin kaynağı olarak da katkı sağlıyorum demek ki. Onun dışında tasarım ve prodüksiyon tamamen genel yayın yönetmeninin sorumluluğunda gerçekleşiyor.


Kitabı Satın Almak İsterseniz: Cem Sultan
Aslan
Tuba Arık ,edebiyat yolculuğuna ikinci kitabı olan Paranoya ile devam eden bir yazar.Daha öncesinde yayınlanan bir öykü kitabı bulunmakta.Ve yazarlık hayatına başlamadan önce katıldığı Mehmet Akif Ersoy adına düzenlenen 'Ulusal şiir ve hikaye' yarışmasında da ikinciliği bulunmakta.Yoluna çıtasını ve başarısını yükselterek devam eden Tuba Arık'a buradan bir kez daha röportaj teklifimizi bizi kırmayıp kabul ettiği için teşekkür ederiz.Ve şimdi sizi gerçekleştirdiğimiz bu sıcak ve samimi röportaj ile baş başa bırakıyoruz..





-Paranoya, kitabınızın yazım sürecinden bize biraz bahseder misiniz? Ne kadar sürdü? Ne gibi süreçlerden geçti? 

Hikâye ve ana karakter Petra beni bulduğunda bir haftanın sonunda elimde iki yüz sayfadan fazla bir taslak vardı. O taslak kısa sürede şekillendi ve roman tamamlandı; elbette hazır değildi. Altı yüz sayfalık kitabı her okuduğumda bir şeyler eksik diyordum. Bu iki sene sürdü, iki senenin sonunda kitabı son bir kez daha okudum ve tamam dedim, Paranoya artık hazır. Hayali karakterlerin yanı sıra kitapta geçen gerçek şahsiyetleri araştırmak, fakat haklarında bilgiye ulaşamamak zorlandığım tek konuydu. Bunun dışında Paranoya'yı yazmak yorucu olmasının dışında oldukça eğlenceliydi. 

-Fantastik Kitap, denildiğinde Türkiye'de Yabancı Yazarların eserleri ön plana çıkıyor. Bu sizin kitabınızla birlikte değişmeye başladı gibi gözüküyor. Fakat Türkiye'de fantastik kitap denildiğinde sizce neden yabancı yazarlar hep ilk akla geliyor? 

Fantastik denildiğinde akla Tolkien, Lewis, Ursula K. Le Guin gelir. Biz fantastik türü ilk onlardan gördük, onlarla benimsedik. Türk toplumunda hayal gücü bile bastırılmış olduğundan gerçek üstü fikirler her zaman ayıplandı, hor görüldü. Geriye dönüp baktığımızda gururla işte bizim ilk fantastik eserimiz diyeceğimiz Filibeli Ahmet Hilmi'nin Amak-ı Hayal'i var ama bir soralım, kaçımız okuduk bu eseri, kaçımız sahiplendik. Örnek verirken her zaman başkalarının çocuklarından başlayan annelerimiz vardı bizim, öyleyse Türk toplumunun kendisine öncelikle kucak açması beklenemez, bu yüzden de yabancı yazarlar bu türde ve her türde her zaman ilk akla gelen olacak.



-Türk okur kitlesi hakkındaki düşünceleriniz neler? 

Türkiye'de ciddi bir okur kitlesi var, ben buna inanıyorum. Peki biz bu kitleyi neden göremiyoruz diye sorarsanız size uçuk kitap fiyatları derim. Hepimiz okuyoruz ama kitapları birbirimize ödünç veriyoruz. Ülkenin ekonomik durumu ve ailelerin geçim kaynağı bu kadar kısıtlıyken kitap okumakta bizler için bir lüks oluyor ve bunun da çaresini bu şekilde buluyoruz. 

-Bayanların Türkiye’de, Erkeklerden daha çok kitap okumasını neye bağlıyorsunuz?

 Evet Türkiye'de bayanlar erkeklerden daha çok kitap okuyor, bunun nedenini bayanların kısıtlanmış özgürlüğüne bağlıyorum ilk önce. Bayanlar hiçbir zaman erkekler kadar özgür olamadılar, erkekler kadar özgür hareket edemediler ve kırılmayan o kabuğun içinde delirmemenin tek yolu da okumaktı. Okumak özgürleştirdi bayanları, okumak kurtardı. Gidemedikleri, göremedikleri, yaşayamadıkları her şey kitaplarda vardı ve onlar da bu gücü kullandı.

-Paranoya, iki erkeğin Aşkı arasında kalan Fegel'in etrafında gelişen olaylar ile ilerleyen bir eser. Aşk sizce nedir? 

Paranoya'yı yazar olarak değil de okur olarak değerlendirdiğimde Fegel'den çok Petra'yı görüyorum. İki kişi arasında kalmış Fegel yok bende. Acı çeken bir Petra var, onun hikâyesi yoğun olarak etrafımı sarıyor. Aşk'a gelince, ona da felsefi açıdan bakmaktan geri duramıyorum. Platon'a kulak verirsek aşk için 'şuur bozukluğudur' der. Hak vermemek elde değil. Ama bana da soracak olursanız nerede aşk, burada yok derim, aşk en güzel kitaplarda var. 



En beğendiğiniz Fantastik Kitap:Filibeli Ahmed Hilmi - Amak-ı Hayal
En beğendiğiniz yerli yazar: Zülfü Livaneli
En beğendiğiniz yabancı yazar: Jean-Christophe Grangé
En sevdiğiniz yemek: Yemek yemeyi zaman kaybı olarak gören ben için, böyle bir ayrımım olmadı hiç.
Türkiye'de yaşamasaydınız hangi ülkede yaşamak isterdiniz:Norveç
En beğendiğiniz Dünya Klasiği:Dostoyevski - Karamazov  Kardeşler
En beğendiğiniz Türk Klasiği:Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur


Yazarın Facebook Adresi:Tuba Arık 
Kitabı Satın Almak İsterseniz: Paranoya